YAĞLAR VE YAĞ METABOLİZMASI
YAĞLAR VE LİPİDLER
Gerçek yağlar ve yağa benzeyen bileşikler lipidler grubunda toplanırlar. Bir maddenin lipidlere dahil olmasında temel etken çözünürlük özelliğidir. Yağlar lipid sınıflarında basit esterler grubunda bulunurlar. Lipidler grubunda çok değişik bileşikler vardır ve bu kadar değişik bileşiklerin bu grupta toplanmasının nedenlerinden en önemlisi; bu maddelerin metabolizmasının büyük bir ortaklık göstermesidir.
YAĞLAR
Suda çözünmeyip eterde çözünen ve dokunulduğunda kaygan hissini veren maddelerdir. Yağlar üç temel gruba ayrılır: Mineral yağlar, Durağan bitkisel ve hayvansal yağlar ve Uçucu bitkisel yağlar. Yağları durağan yada uçucu olarak adlandırmamıza yol açan bunların ısıtıldıklarında buharlaşıp buharlaşmamalarıdır.
Biyolojik olarak yağlar belli bazı mono-karboksil asitlerin gliserin ile yaptıkları esterlerdir. Birçok hayvan ve bitki tarafından yapılan yağlar, doğal bir depo maddesi niteliğini taşır. Yağlar suda çözünmez; doğada ya sıvı, yada katı halde bulunur. 20°C’de sıvı olan yağlar genellikle sıvı yağ olarak adlandırılır ve bitkilerle ve balıklarda bulunur. Yağlar insan besinleri arasında en yoğun enerji kaynağını oluştururlar; gerçekten bunların sağladığı enerji miktarı, nişastanın sağladığının iki katıdır. Fakat yağların yıkımının zorluğu yağların enerji kullanımında karbonhidratlardan daha sonra gelmesinin nedenidir.
Yağların Kimyasal Yapısı
Nötral yağlar kimyasal yapılarına göre esterdirler. Asit olarak dallanmamış yağ asitleri içerirler. Alkol bileşeni ise üç hidroksil grubunda bulunan gliserindir.
YAĞ ASİDİ
RCOOH genel formülünü taşıyan önemli bir organik bileşik sınıfıdır. Yağ asitleri vücutta serbest (esterleşmemiş) veya trigliserol gibi daha karmaşık moleküllerde yağ esterleri olarak bulunurlar. Serbest yağ asitleri küçük miktarlarda tüm dokularda oluşur, fakat bazen, özellikle açlık veya uzun süreli şiddetli açlık durumlarında kanın sıvı kısmında (plazmada) önemli miktarda serbest yağ asidi bulunur. Serbest yağ asitleri enerji üretmek amacıyla karaciğer ve kas gibi birçok doku tarafından okside edilebilirler. Yağ asitleri ayrıca glikolipidler, fosfolipidler ve kolesterol esterlerini içeren birçok bileşiğin öncül maddesidir. Trigliserol bünyesindeki esterleşmiş yağ asitleri vücudun ana enerji kaynağı olarak işlev görürler.
Doğal yağlarda bulunan asitler daima çift sayıda karbon içerirler. Yağ asitlerinin C½ birimlerinden yani asetik asit artıklarından sentezlendikleri belirlenmiştir.
En çok karşılaşılan yağ asitleri 16 ve 18 karbon atomu içerirler. Doymamış yağ asitlerine daha sık rastlanır. Daha yüksek derecede doymamış yağ asitlerini içeren yağlar genellikle sıvıdırlar.
Yağ Asitlerinin Yapısı
A)Doymuş:Yağ asidi zinciri çift bağ içermiyorsa doymuş yağ asididir. Doymuş yağ asitleri vücut dışında göreceli olarak oksidasyona dirençlidirler.
B)Doymamış:Yağ asidi zinciri bir veya daha fazla sayıda çift bağ içeriyorsa doymamış yağ asididir. Eğer yağ asidi iki veya daha fazla çift bağa sahipse, çift bağlar daima üç karbon arayla yerleşirler. Doymamış yağ asitleri havalı bir ortamda yavaşça ve kendiliğinden okside olur.
Memeli dokularında bulunan hemen hemen tüm yağ asitleri düz zincirlidir. Oysa doğada bulunan yağ asitleri dallanmış zincirlidir
.Vücutta yapılmayan ve vücuda alınması gerekli olan yağ asitlerine esansiyel yağ asitleri denir. Esansiyel yağlar iki çeşittir: 1)Linoleik asit 2)Linolenik asit
• Yağ asitlerinin sentezlenmesi: İnsanlarda yağ asidi sentezi başlıca karaciğer ve süt salgılayan meme bezlerinde, bir yere kadarda yağ dokusu ve böbrekte meydana gelir. Bu sentezde ATP ve indirgenmiş adenin dinükleotid fosfat (NADPH) kullanılır.
Yağın memeli hayvan organizmasında diğer besin maddelerinden sentezlendiğide kanıtlanmıştır. Domuzun patates ve kepekle beslenmesine rağmen (karbonhidratça zengin diyet) çok yağlaması bu duruma bir örnektir.
(Karbonhidratların yağa dönüşümü glikozun glikoliz yıkımı ile başlar.)
Yağ Asitlerinden Yağ Sentezi
Biyosentezde oluşan yağ asitleri nötral yağlar olarak depolanırlar. Yağlar hayvansal ve bitkisel hücrelerin en önemli depo maddeleridirler. Karbonhidrat yerine yağın depolanması bazı faydalar sağlar. Yağlar kimyasal bakımdan gliserinin triaçil türevleridirler. Yağ asitleri genellikle 16-20 C atomu içerirler ve çoğu kez çift bağ taşırlar. Yüksek oranda doymamış yağ asitleri insanlar ve büyük hayvanlar için zorunlu besin bileşenleridirler.
Mumlar
Doğal mumlar ( balmumu, bitkisel mum v.b ) değişik maddelerin karışımıdırlar. Ana bileşen olarak uzun zincirli, bir değerli alkollerin yüksek yağ asitleri ile oluşturdukları esterleri içerirler.
Yedek Madde Olarak Yağlar
İnsan beslenmesinde ve çoğu hayvanların beslenmesinde yağalar önemli bir rol oynarlar. Yağlar kalorice çok zengin bir besin maddesidirler. Fakat yağların gerçek biyolojik önemleri yedek madde olarak görev yapmalarından ileri gelmektedir. Normal gereksiniminden fazla alınan besin maddeleri büyük ölçüde yağa dönüştürülürler ve uygun dokularda depolanırlar. Beslenmenin yetersiz olduğu zamanlarda tekrar parçalanırlar. Karaciğerdeki yağ diğer dokulara kıyasla çok çabuk dönüşüme uğrarlar. Yağlar kanda kilomikronlar ve lipoproteinler içinde taşınırlar. Organizma, besinlerle alınan yağları veya kendisinin yağ depolarını kullanmak isterse bunları parçalamak zorundadır. Bunun için ilk adım yağ asitlerinin ve gliserinin parçalanmasıdır.
GLİSERİN
Gliserin tatlımsı, akışkanlığı az, renksiz bir sıvı, üç değerli alkol (trialkol)dür. Üç hidroksil grubunda bulunurlar. Gliserinin yağ asidi esterleri hayvansal ve bitkisel yağları oluşturur. Gliserin boya ve vernikler için reçine yapımında, besinlerde, ilaçlarda ve kozmetik maddelerde, nemlendirici ve yumuşatıcı olarak ve ayrıcada nitrogliserin yapımında kullanılmaktadır.
Gliserin
H
O
H
C
H H
C
O H
H
C
H
O
H
GLİSERİNLERİN YAPISI
║
HO―CH½ H⅓C―(CH½)n―C―O
| O CH½
HO―CH ║ |
| H⅓C―(CH½)m―C―O―CH
HO―CH½ |
HO ―CH½
Gliserin Diaçgliserin
O O
║ ║
H⅓C―(CH½)n―C―O H⅓C―(CH½)n―C―O
CH½
| O CH½
HO― CH½ ║ |
| H⅓C—(CH½)m—C—O—CH
HO― CH½ O |
║ CH½
H⅓C—(CH½)o—C— O
Monoaçilgliserin Triaçilgliserin
Gliserin üç değerli bir alkol olduğundan mono-, di- ve tri ester oluşturabilir. Yeni isimlendirmeye göre monoaçil- diaçil- ve triaçilgliserin adını almışlardır. Triaçil-gliserinler çoğunlukla iki veya üç farklı asit içerirler. Doğal olarak bulunan yağlar daima çok sayıda triaçilgliserinin bir karışımı olurlar.
ÖZET OLARAK YAĞLAR (LİPİDLER)
Yağ asitleri, nötr yağlar, steroidler biyolojik önemi olan lipidlerdir. Suda çözünmezler yada çok az çözünürler. Aseton, alkol, eter gibi çözücülerle çözünebilirler. Yapılarını C, H ve O elementleri oluşturur. ayrıca fosfor ve azot da bulunabilir. Aynı miktarlarda yakıldıklarında en fazla enerjiyi yağlar verir. Genellikle yapı ve enerji ham maddesi olarak kullanılan yağlar trigiliserit halde bulunur. Oluşumları:
Yağ çeşitlerinden olan fosfolipidler hücre zarının önemli bir bileşenidir. Ayrıca şeker ve proteinle birleşerek glukolipit ve lipoprotein şeklinde molekülleri oluşturan yağalar da bulunur. Bu moleküller bir çeşit yağ olan steroidler vitamin ve hormon olarak görev yapar.
Yağlar enerji vermelerini yanı sıra, ısı yalıtımı da sağlarlar. Yağ asitleri uzun karbon atomlarının oluşturduğu zincirleridir. Bu zincirlerde karbon atomlarının arasında çift bağ yoksa doymuş, bir yada birden fazla çift bağ varsa bunlara da doymamış yağ asitleri denir. Vücuda fazla miktarda alınan karbonhidrat ve proteinler yağa dönüştürülerek depolanır.
4 Ekim 2007 Perşembe
YAĞLAR
YAĞLAR
Yağlar insan vücudu için gerekli olan enerjinin en önemli kaynaklarından biridir. her bir gram yağda 9 kalori bulunur. Diğer kalori kaynakları olan karbonhidrat ve proteinlerin bir gramında 4 kalori, alkolün ise bir gramında 7 kalori bulunur.
Vücudumuz beslenme ile aldığı yağı depolar ,( vücudun yağ depolama kapasitesi sınırsızdır) enerjiye gereksinimi olduğu zaman bu depoları kullanır. Yağlar ayrıca A, D, E, K vitamini gibi yağda eriyen vitaminlerin emilimini sağlar, vücut ısısının korunmasını ve organların dış darbelerden korunmasını sağlar.
Ancak yağın fazlası obezite, kalp hastalıkları ve kansere neden olabilir. Önerilen günlük yağ alımı günlük gereksinim duyulan kalorinin % 25-35 ini karşılayacak miktarlarda olmalıdır.
Yağlar yağ asitleri denilen temel ünitelerden oluşur. Yağların tipleri çeşitli farklı özellikleri olan yağ asitlerinin değişik karışımı ile oluşur:
Doymuş Yağlar:
Genel olarak hayvansal gıdalarda bulunan doymuş yağlar fazla alındığında kolesterol düzeyini yükseltir, kalp hastalıkları, kanser ve şişmanlık için risk faktörleri oluşturur.Doymuş yağ asitlerinde yağ asidi zincirini teşkil eden karbonların zincir haricinde olan bağlarının hepsi Hidrojenle bağlanmıştır.Doymuş yağ asitleri insan vücudunda sentez edilirler.Hiç yağ yenmese bile bu tip yağ asitleri karbonhidrat ve protein metabolizması ile oluşan moleküllerden sentez edilebilir.
Et, tam yağlı mandıra ürünlerinde (peynir, süt ve dondurma), kümes hayvanlarının derisinde ve yumurta sarısında bulunur. Hindistan cevizi, hurma yağı ve kakao yağı gibi bazı bitkisel besinler de doymuş yağ bakımından zengindir. Doymuş yağlar oda sıcaklığında katı haldedirler. Ancak zeytinyağ, ayçiçek yağı, kanola yağı, soya yağı, yerfıstığı yağı gibi sıvı yağlar da çok küçük miktarlarda olsa bile doymuş yağ içerirler.
Doymuş yağlar vücutta hem toplam kolesterol, hem de kötü kolesterol olarak bilinen LDL (düşük yoğunluklu kolesterolün) yükselmesine neden olur.Bu da kalp hastalığı riskini arttırır.
Günlük alınan toplam kalorinin en fazla % 7 sinin diyetteki doymuş yağlardan gelmesi önerilmektedir. Örneğin günlük 2000 kalori alan bir kişi en fazla 140 kaloriyi diyetindeki doymuş yağlarla alabilir. Yağın her bir gramında 9 kalori olduğu düşünülürse günlük alınacak maksimum doymuş yağ miktarı 15-16 gr civarında olmalıdır.
Doymamış Yağlar:
Doymamış yağlar vücudun gereksinim duyduğu zorunlu yağ asitlerinin en iyi kaynaklarıdır.Oda sıcaklığında sıvı haldedirler ve büyük çoğunluğu bitkisel kaynaklıdır.Doymamış Yağ asitlerinde bir veya daha fazla karbonun birer bağı hidrojenle bağlanmamıştır.
Doymamış yağlar tekli (monoansatüre) ve çoklu (poliansatüre) yağlar olarak ikiye ayrılırlar.Tekli doymamış yağ asitleri insan vücüdunda sentez edilebilir.Tekli doymamış yağların günlük kalori gereksiniminin maksimum % 15 ini, çoklu doymamış yağ asitlerinin ise maksimum % 10'unu karşılayacak şekilde alınması önerilmektedir.
Tekli doymamış yağlar Zeytin ve kanola yağları, kabuklu yemişler ( fındık, fıstık, ceviz), kabuklu yemiş yağları (yer fıstığı ve badem yağları), avokado tekli doymamış yağları çok miktarda içerir. Bu yağlar oda sıcaklığında sıvı halde kalırken buzdolabına konduğunda yavaşça katılaşır.Çoklu doymamış yağlar gibi oksidasyona yatkın değildirler. Doymuş yağların yerine tekli doymamış yağların konması HDL kolesterol azalmasına karşı koyarken hem total hem de LDL kolesterolü azaltacaktır.
Çoklu doymamış yağlar: Diyette doymuş yağ asitlerinin yerine çoklu doymamış yağların konmasiyle LDL'de düşme sağlanabilir. Çoklu doymamış yağ asitlerinin omega-3 ve omega-6 yağ asitleri olmak üzere iki ana grup vardır.
Omega-6 yağ asitlerinden (major omega-6 yağ asidi Linoleik Asittir) zengin bitkisel yağlar mısır özü, ayçiçeği, soya fasülyesi yağıdır.Vücutta Linoleik asit araşidonik aside metabolize olur, bir kısmı da gamma linoleik aside dönüştürülür. Linoleik asit vücutta serbest radikal oksidasyonuna yatkın olduğundan, diyette alınan linoleik asit miktarı total kalorinin %10'unu geçmemelidir.
Omega-3 yağ asitlerinin major yağ asidi Alfa Linoleik Asittir. Alfa linolenik asit vücutta eikosapentaenoik aside (EPA) ve dokosahexaenoik aside (DHA) metabolize olur. Eikozapentanoik asit ve dokosahegzanoik asit soğuk su balıklarında ( somon, sardalya, uskumru, ton balığı vs.) bol miktarda bulunmaktadır. Balıklardaki bu yağ asidinin kaynağı beslendikleri deniz yosunlarıdır. Omega-3 yağ asitleri trigliserid düzeyini düşürürler ve yemek sonrası trigliserid artışını da engellemekte çok etkindirler. Bu etki LDL- ve VLDL yüksekliği gösteren kombine hiperlipidemilerin tedavisinde yararlı olabilir. Bunların kalp koruyucu etkisi, ayrıca, koagülasyon eğilimini, aritmileri ve ani ölümü azaltmalarına bağlıdır . Omega-3 yağ asitlerini tüketenlerde koroner kalp hastalığına bağlı ölümler daha düşük bulunmuştur . Yapılan çalışmalarda etkili bulunan omega-3 yağ asidi dozu 850 mg ile 1.5 g'dır. Günde yağlı bir porsiyon balık yenmesi ile yaklaşık 900 mg omega-3 yağ asidi alınabilmektedir. Bu nedenle haftada en az 2 defa balık yenilmesi (300 g) önerilmektedir. Diğer bir omega-3 yağ asidi, alfa-linoleik asitin de MI riskini azalttığını gösteren çalışmalar vardır. Bu nedenle omega-3 yağ asitlerinin diyetle alınımı arttırılmalıdır. Omega-3 yağ asitleri yağlı deniz balıklarından başka bazı bitkilerde keten-tohumu ve yağında, kanola yağında, soya yağında ve fındıkta bulunmaktadır. Günde 5-6 adet gibi az miktarda fındık yenmesinin küçük bir yararı sözkonusu olabilecekken, total kaloriyi ve omega-6 yağ asitleri alımını da arttıracak şekilde daha fazla tüketilmesinin bir itiyat haline gelmesinden, kaçınılmalıdır.
Omega-6 ve Omega-3 yağ asitlerinin ne oranlarda alınması gerektiği konusunda henüz tam bir görüş birliğine varılmamıştır. Son zamanlarda diyetle alınacak Omega-6/Omega-3 oranının 3/1 olması gerektiği konusunda yoğunlaşılmıştır. Ancak 1/1 olması konusunda da görüş bildiren çalışmalar vardır. Kaba olarak diyetle alınan omega-3 ü arttırmak, omega-6 yı ise sınırlamak akılcı olacaktır.
Trans Yağlar:
Trans yağlar, sıvı bitki yağlarının hidrojenizasyonu ile oluşan yağlardır.Yağ ne kadar hidrojene ise oda sıcaklığında o kadar katı olacaktır.
Hidrojenize bitkisel yağlar ile pişirilen yiyeceklerde bulunurlar. Krakerler, margarinler, patates cipsleri, patlamış mısır, kremalı-karamelli bisküviler, şekerlemelerde bulunur. Trans yağları bazı et ve mandıra ürünlerinde de doğal olarak bulunabilir.
Trans yağlar en tehlikeli yağlardandır. Vücuttaki LDL(kötü kolesterol) düzeyini yüksellttiği gibi HDL (iyi kolesterol) düzeyini de düşürür.Ayrıca kanser riskini (özellikle göğüs kanseri) arttırdığı düşünülmektedir. Kaçınılması gereken yağlardır.
Yağ Doymuş Tekli doymamış Çoklu doymamış Trans
Kanola yağı 7 58 29 0
Ay çiçeği yağı 11 20 67 0
Mısır yağı 13 24 60 0
Zeytin yağı 13 72 8 0
Soya yağı 16 44 37 0
Yer fıstığı yağı 17 49 32 0
Hurma yağı 50 37 10 0
Hindistan cevizi yağı 87 6 2 0
Yemeklik Margarin 22 29 29 18
İç yağı 39 44 11 1
Tere yağı 60 26 5 5
Yağlar insan vücudu için gerekli olan enerjinin en önemli kaynaklarından biridir. her bir gram yağda 9 kalori bulunur. Diğer kalori kaynakları olan karbonhidrat ve proteinlerin bir gramında 4 kalori, alkolün ise bir gramında 7 kalori bulunur.
Vücudumuz beslenme ile aldığı yağı depolar ,( vücudun yağ depolama kapasitesi sınırsızdır) enerjiye gereksinimi olduğu zaman bu depoları kullanır. Yağlar ayrıca A, D, E, K vitamini gibi yağda eriyen vitaminlerin emilimini sağlar, vücut ısısının korunmasını ve organların dış darbelerden korunmasını sağlar.
Ancak yağın fazlası obezite, kalp hastalıkları ve kansere neden olabilir. Önerilen günlük yağ alımı günlük gereksinim duyulan kalorinin % 25-35 ini karşılayacak miktarlarda olmalıdır.
Yağlar yağ asitleri denilen temel ünitelerden oluşur. Yağların tipleri çeşitli farklı özellikleri olan yağ asitlerinin değişik karışımı ile oluşur:
Doymuş Yağlar:
Genel olarak hayvansal gıdalarda bulunan doymuş yağlar fazla alındığında kolesterol düzeyini yükseltir, kalp hastalıkları, kanser ve şişmanlık için risk faktörleri oluşturur.Doymuş yağ asitlerinde yağ asidi zincirini teşkil eden karbonların zincir haricinde olan bağlarının hepsi Hidrojenle bağlanmıştır.Doymuş yağ asitleri insan vücudunda sentez edilirler.Hiç yağ yenmese bile bu tip yağ asitleri karbonhidrat ve protein metabolizması ile oluşan moleküllerden sentez edilebilir.
Et, tam yağlı mandıra ürünlerinde (peynir, süt ve dondurma), kümes hayvanlarının derisinde ve yumurta sarısında bulunur. Hindistan cevizi, hurma yağı ve kakao yağı gibi bazı bitkisel besinler de doymuş yağ bakımından zengindir. Doymuş yağlar oda sıcaklığında katı haldedirler. Ancak zeytinyağ, ayçiçek yağı, kanola yağı, soya yağı, yerfıstığı yağı gibi sıvı yağlar da çok küçük miktarlarda olsa bile doymuş yağ içerirler.
Doymuş yağlar vücutta hem toplam kolesterol, hem de kötü kolesterol olarak bilinen LDL (düşük yoğunluklu kolesterolün) yükselmesine neden olur.Bu da kalp hastalığı riskini arttırır.
Günlük alınan toplam kalorinin en fazla % 7 sinin diyetteki doymuş yağlardan gelmesi önerilmektedir. Örneğin günlük 2000 kalori alan bir kişi en fazla 140 kaloriyi diyetindeki doymuş yağlarla alabilir. Yağın her bir gramında 9 kalori olduğu düşünülürse günlük alınacak maksimum doymuş yağ miktarı 15-16 gr civarında olmalıdır.
Doymamış Yağlar:
Doymamış yağlar vücudun gereksinim duyduğu zorunlu yağ asitlerinin en iyi kaynaklarıdır.Oda sıcaklığında sıvı haldedirler ve büyük çoğunluğu bitkisel kaynaklıdır.Doymamış Yağ asitlerinde bir veya daha fazla karbonun birer bağı hidrojenle bağlanmamıştır.
Doymamış yağlar tekli (monoansatüre) ve çoklu (poliansatüre) yağlar olarak ikiye ayrılırlar.Tekli doymamış yağ asitleri insan vücüdunda sentez edilebilir.Tekli doymamış yağların günlük kalori gereksiniminin maksimum % 15 ini, çoklu doymamış yağ asitlerinin ise maksimum % 10'unu karşılayacak şekilde alınması önerilmektedir.
Tekli doymamış yağlar Zeytin ve kanola yağları, kabuklu yemişler ( fındık, fıstık, ceviz), kabuklu yemiş yağları (yer fıstığı ve badem yağları), avokado tekli doymamış yağları çok miktarda içerir. Bu yağlar oda sıcaklığında sıvı halde kalırken buzdolabına konduğunda yavaşça katılaşır.Çoklu doymamış yağlar gibi oksidasyona yatkın değildirler. Doymuş yağların yerine tekli doymamış yağların konması HDL kolesterol azalmasına karşı koyarken hem total hem de LDL kolesterolü azaltacaktır.
Çoklu doymamış yağlar: Diyette doymuş yağ asitlerinin yerine çoklu doymamış yağların konmasiyle LDL'de düşme sağlanabilir. Çoklu doymamış yağ asitlerinin omega-3 ve omega-6 yağ asitleri olmak üzere iki ana grup vardır.
Omega-6 yağ asitlerinden (major omega-6 yağ asidi Linoleik Asittir) zengin bitkisel yağlar mısır özü, ayçiçeği, soya fasülyesi yağıdır.Vücutta Linoleik asit araşidonik aside metabolize olur, bir kısmı da gamma linoleik aside dönüştürülür. Linoleik asit vücutta serbest radikal oksidasyonuna yatkın olduğundan, diyette alınan linoleik asit miktarı total kalorinin %10'unu geçmemelidir.
Omega-3 yağ asitlerinin major yağ asidi Alfa Linoleik Asittir. Alfa linolenik asit vücutta eikosapentaenoik aside (EPA) ve dokosahexaenoik aside (DHA) metabolize olur. Eikozapentanoik asit ve dokosahegzanoik asit soğuk su balıklarında ( somon, sardalya, uskumru, ton balığı vs.) bol miktarda bulunmaktadır. Balıklardaki bu yağ asidinin kaynağı beslendikleri deniz yosunlarıdır. Omega-3 yağ asitleri trigliserid düzeyini düşürürler ve yemek sonrası trigliserid artışını da engellemekte çok etkindirler. Bu etki LDL- ve VLDL yüksekliği gösteren kombine hiperlipidemilerin tedavisinde yararlı olabilir. Bunların kalp koruyucu etkisi, ayrıca, koagülasyon eğilimini, aritmileri ve ani ölümü azaltmalarına bağlıdır . Omega-3 yağ asitlerini tüketenlerde koroner kalp hastalığına bağlı ölümler daha düşük bulunmuştur . Yapılan çalışmalarda etkili bulunan omega-3 yağ asidi dozu 850 mg ile 1.5 g'dır. Günde yağlı bir porsiyon balık yenmesi ile yaklaşık 900 mg omega-3 yağ asidi alınabilmektedir. Bu nedenle haftada en az 2 defa balık yenilmesi (300 g) önerilmektedir. Diğer bir omega-3 yağ asidi, alfa-linoleik asitin de MI riskini azalttığını gösteren çalışmalar vardır. Bu nedenle omega-3 yağ asitlerinin diyetle alınımı arttırılmalıdır. Omega-3 yağ asitleri yağlı deniz balıklarından başka bazı bitkilerde keten-tohumu ve yağında, kanola yağında, soya yağında ve fındıkta bulunmaktadır. Günde 5-6 adet gibi az miktarda fındık yenmesinin küçük bir yararı sözkonusu olabilecekken, total kaloriyi ve omega-6 yağ asitleri alımını da arttıracak şekilde daha fazla tüketilmesinin bir itiyat haline gelmesinden, kaçınılmalıdır.
Omega-6 ve Omega-3 yağ asitlerinin ne oranlarda alınması gerektiği konusunda henüz tam bir görüş birliğine varılmamıştır. Son zamanlarda diyetle alınacak Omega-6/Omega-3 oranının 3/1 olması gerektiği konusunda yoğunlaşılmıştır. Ancak 1/1 olması konusunda da görüş bildiren çalışmalar vardır. Kaba olarak diyetle alınan omega-3 ü arttırmak, omega-6 yı ise sınırlamak akılcı olacaktır.
Trans Yağlar:
Trans yağlar, sıvı bitki yağlarının hidrojenizasyonu ile oluşan yağlardır.Yağ ne kadar hidrojene ise oda sıcaklığında o kadar katı olacaktır.
Hidrojenize bitkisel yağlar ile pişirilen yiyeceklerde bulunurlar. Krakerler, margarinler, patates cipsleri, patlamış mısır, kremalı-karamelli bisküviler, şekerlemelerde bulunur. Trans yağları bazı et ve mandıra ürünlerinde de doğal olarak bulunabilir.
Trans yağlar en tehlikeli yağlardandır. Vücuttaki LDL(kötü kolesterol) düzeyini yüksellttiği gibi HDL (iyi kolesterol) düzeyini de düşürür.Ayrıca kanser riskini (özellikle göğüs kanseri) arttırdığı düşünülmektedir. Kaçınılması gereken yağlardır.
Yağ Doymuş Tekli doymamış Çoklu doymamış Trans
Kanola yağı 7 58 29 0
Ay çiçeği yağı 11 20 67 0
Mısır yağı 13 24 60 0
Zeytin yağı 13 72 8 0
Soya yağı 16 44 37 0
Yer fıstığı yağı 17 49 32 0
Hurma yağı 50 37 10 0
Hindistan cevizi yağı 87 6 2 0
Yemeklik Margarin 22 29 29 18
İç yağı 39 44 11 1
Tere yağı 60 26 5 5
YAĞMUR ORMANLARI
YAĞMUR ORMANLARI
Günümüzden dört yüz milyon yıl önce eğrelti otları tüm dünyayı sarmış durumdaydı.Daha sonra farklı yaprakları,gövdeleri ve serpilen dalları olan ağaçlar ortaya çıkmaya başladı.Yepyeni ve muazzam dönem Tropik Yağmur Ormanları Dönemi başladı.Orman, ışık ve besin için mücadele eden bitkilerin bir dokuması haline geldi.Çeşitli hayat formları oluştu.Durağan canlılar; mantarlar,bitkiler ve ağaçlar hareketli bir hayatı besledi.Sabahları nemli ve güneşten ısınmış hava yükselmeye başlayarak öğle vakti bulutlarının başlangıcı oldu.Yeryüzünde zaman başladığından beri her gün güneş enerji ve sıcaklıktan oluşan bir şerit çizdi.Bu şerit ekvatoru saran bir kuşaktır.Bu şekilde her gün alınan güneş ve su bitki örtüsünü besledi.Yavaşça her hayat biçimini şekillendirip değiştirdi.
Şafak vakti gecenin oniki saati gecenin oniki saatine dönüşür.Farklı mevsimler yok,sadece ışık ve karanlık,yağmur ve güneş ışığı var.Bu haftadan haftaya,aydan aya,yıldan yüzmilyonuncu yıla sürdü.Bu dönüşüm içinde yeryüzünün gördüğü tek başına yaşayan en büyük canlısı ormanın yapı taşları ağaçlar büyüdü.Ağaçlar yeşeren binlerce farklı bitkinin bir çeşitliliğidir.Ama neden bu kadar çok şekil ve renkteler.Böyle bir çeşitliliğe nasıl ulaştılar?
Her karmaşık organizmanın kökleri daha basit olanına dayanıyor.Değişik hayat biçimlerinin ataları dünyadaki ilk yaratıklardan gelir.Her bir birey tesadüfi olarak ebeveynlerinden oldukça farklıdır.Bazen farklılıklar hayatta kalmak için bir avantaj sağlar.Evrimin baskısı altında bazıları hayatta kalmayı başarırken bazıları yok olur ve milyonlarca yıllık evrimden sonra küçük değişiklikler ortaya çıkmaya başlar.Bunca zamanlık evrim sonunda doğanın sihri gibi görünen bütün bu olaylar gündelik hayat olur.Türlerin sayısı ve çeşitliliği hızla artar.Ormandaki her yarığı ve deliği doldurur.Orneo,Tayland,Kongo,Amazon,Hindistan ve Amerikanın merkez bölgeleri bu muhteşem ormanlarla kaplıdır.
Farklılıklar büyük değişikliklerle rahatsız edilmezse daha çok farklılık doğurur.Dinozorlarla akraba olan kuşlar birçok boy ve çeşitlilik gösterirler.Farklı meyve ve çiçeklerden beslenerek ormana polen ve tohumları dağıtırlar.
Her gün her yıl ve yüzyıllar bu şekilde devam eder.Bazı ağaçlar yüzyıl yada daha fazla yaşarlar sonra devrilir,ölürler.Devrilen bu dev ardında bitkilerin ve genç ağaçların çabucak dolduracağı büyük bir boşluk bırakır.Ağaçların hammaddesinde saklı olan enerji hiçbir zaman kaybolmaz,yada ziyan edilmez.Terlikler çabucak iş başı eder ve orman toprakları bir zamanlar verdiğini geri alır.Sistem içersinde her şey dönüştürülür.Yeni ağaçlar çabucak boşlukları doldurur.Bir yıllık bir sürede ormanın sık dokulu kubbesi tekrar oluşur.
Beslenme ve yaşanacak yer ihtiyacı karmaşık davranış alışkanlıklarını doldurur.Zaman ve koşullar bir karınca türüne mantarlara besin olması için yaprakları hasat etmeyi öğretir.Mantar büyüdükçe bütün yaprakları çürütüp karınca besinine çevirir.Bu tarz yakın ilişkiler.Çok hassastır ve biri diğeri yok olmadan yok olmaz.Bu tarz simbiyotik uyum ormanın her yerinde görülür.Bir tür hayatta kalabilmek için bir yere bağımlıdır ve hepsi birden ağaçlara bağımlıdır.
Her santimetrekaresinden hayat fışkıran yağmur ormanları, yeryüzünün en zengin bitki ve hayvan türlerini barındırıyor.Yağmur ormanları, belki de ömür boyu yalnızca resimlerini görebileceğimiz,belgesellerde izleyebileceğimiz ve hayal edeceğimiz bir yer olarak kalacak bizim için; ancak varlıkları, onlardan binlerce kilometre uzakta olsak da hayatımızı ummadığımız ölçüde etkilemeye devam edecek. Soluduğumuz havadaki oksijen miktarından tutun, kullandığımız ilâçlardaki maddelere; afiyetle yediğimiz çikolatadan, muza kadar hayatımızın her alanında yağmur ormanları ile birlikteyiz. Dünyadaki oksijenin %20 si Amazon Ormanlarında tatlı su kaynaklarının üçte ikisi Amazon Nehri’nde bulunuyor.
Tablonun siyah yüzüne geçmeden önce isterseniz önce şu sorulara cevap arayalım:
Nedir “yağmur ormanı?” Ve neden bu şekilde isimlendirilmiştir?
Yağmur ormanları, ağaçların, bitki türlerinin çok fazla olduğu ve yılın her gününde yağmur alan bir bölge—23,5 derece kuzey ve güney paralelleri arasında bulunuyor. Brezilya, Zaire ve Endonezya en büyük yağmur ormanlarına sahip olan ülkeler. Brezilya, dünyadaki yağmur ormanlarının yaklaşık yüzde 30’una sahip.Endonezya, yaklaşık yüzde 10 ve Zaire ise yüzde 9.
Tropik yağmur ormanlarına yılda yaklaşık 4 metre ile 10 metre arasında yağmur
yağıyor. Yıl boyu sıcaklık 25-35 derece arasında kalıyor ve çok fazla değişmiyor.Hayatın kaynadığı bir yer. Biz elimizi sürmeden önce karaların yüzde 16’sını kaplayan yağmur ormanları şimdi yalnızca yüzde 6’lık bir alan kaplıyor. Her yıl Büyük Britanya adası kadar bir bölge yok oluyor. Bazı bölgelerde bu yok oluş macerası daha hızlı gerçekleşiyor. —örneğin Madagaskar yağmur ormanlarının %90 ‘ı yok olmuş durumda. Bu kadar az yer kaplamakla beraber yeryüzündeki bitki ve hayvan çeşitlerinin yaklaşık yüzde 50’si tropikal yağmur ormanlarında yaşıyor. Yağmur ormanlarında her yerden hayat fışkırı-yor. Renkli ve zengin bir çeşitlilik her santimetrekarede kendini gösteriyor. Yalnızca altı kilometrekarelik bir alanda 1500 çiçekli bitki türü, 750 ağaç türü, 400 kuş, 150 kelebek, 100 sürüngen ve kırk binden fazla böcek türü bulunuyor. Tüm kuş çeşitlerinin yüzde 30’u, damarlı bitki çeşitlerinin yüzde 70’i burada yaşıyor. Ancak yağmur ormanlarının tahrip edilmesi sonucunda, saatte dört, günde yaklaşık yüz tür kaybediyoruz. Son zamanlarda her on yılda bir, yağmur ormanlarında yaşayan türlerin yüzde 5-10 oranındaki kısmının soyu tükeniyor. Türler birbirine bağlı yağmur ormanlarında yaşayan canlılar birbirine sıkı sıkıya bağlı bir ailenin üyeleri gibiler. Kuşlar ve memeliler ağaçların meyvelerini yiyor, Amazon Nehrinde yaşayan bir balık türü ağaçlardan düşen meyvelerle besleniyor. Ağaçlar da, çekirdeklerinin etrafa yayılması ve çoğalmak için hayvanların, onların meyvesinden yemesine muhtaçlar. Bazan bu bağımlılık öylesine güçlü oluyor ki, türlerden biri tükendiğinde diğeri de tükeniyor.
Böyle bir olay on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşmiş. Hint Okyanusundaki bir adada insanların av merakı yüzünden Dodo kuşlarının soyu tükenmiş. Ardından Calvaria isimli ağacın çekirdekleri etrafa yayılmaz olmuş. Bilim adamları, çekirdekleri Dodo kuşu gibi sindiren başka bir kuş türünü adaya getirerek ağacın yok olmasını önlemişler.Kat kat hayat Dünyadaki en zengin ve en karmaşık ekosistemin bulunduğu yağmur ormanlarını, bilim adamları, dört ayrı katmana ayırıyor. Her katmanın çevre şartları ve içinde yaşayan canlılar farklı. Bu katmanlar, ısı, aldığı güneş ışığı miktarı, nem oranı ve içinde yaşayan farklı hayat formlarına göre ayrılıyor.
EMERGENTS : Ortalama kanopi yüksekliğinden çok daha büyük çok yüksek ağaçlar. Bunlar birçok kuş ve böceği barındırırlar. Emergents, en uzun ağaçların tepesini içerir ki bu yükseklik ortalama kanopi yüksekliğinden çok daha fazladır (81 metreye varan yükseklik). Bu tabaka (al makav gibi) birçok kuşa, böceklere ve bazı diğer hayvanlara ev sahipliği yapar.
KANOPİ : Ağaçların üst kısmı. Bu yapraklı ortam tropik yağmur ormanının yaşam dolu bölümüdür. Böcekler, kuşlar, sürüngenler, memeliler ve diğerleri bu katmanda yaşarlar.
Kanopi ağaçların üst kısmına verilen isimdir (yaklaşık20 - 40 m yükseklik). Bu yapraklı bölge yaşamla doludur: böcekler, örümcek, akrep cinsi hayvanlar, birçok kuş türü (kemik gagalı tukan, al makav, guguk ve boynuzgaga (hornbill) gibi), memeliler (komik maymun -howler monkey ki dünyanın ikinci en gürültücü hayvanıdır ve orangutan gibi), sürüngenler, (yılanlar ve kertenkeleler gibi), ve diğerleri. Kanopideki bitkiler kalın, yılansı gövdeler ve asalak bitkiler (hava bitkileri) içerirler. Yosunlar, likenler ve orkideler gibi ağaç üstünde büyüyen bitkileri örnek olarak verebiliriz.
UNDERSTORY (ALTÖYKÜ) : Yaprakların altında fakat zeminin üzerindeki karanlık, serin ortam. Altöykü yaprakların altında fakat yerin üzerinde karanlık ve serin bir ortamdır. Bu bölgede büyüme ışığın çok az olması nedeniyle sınırlıdır. Burada kısa, yapraklı ve çiçeksiz çalılar, eğreltiler ve asma türleri bulunur. Bu türler ışığı ve verimsiz toprağı süzebilirler. Bu bitkilerin bazıları, çalılar, palmiyeler, filodendronlar ve ağsı bitkilerdir. Altöyküde yaşayan hayvanlar; böcekler (kınkanatlılar ve arılar), örümcek ve akrep türleri, yılanlar, kertenkeleler ve küçük memelilerdir (kinkaju gibi). Bu canlı türleri ağaç içleri ve üstünde yaşayabilen türlerdir. Jaguar gibi daha büyük bazı hayvanlar da, av için etrafı gözlemek amacıyla bu bölgede çokça zaman harcarlar.
ORMAN TABANI : Hayvan yaşamıyla ve özellikle böceklerle dolu bölge. Yağmur ormanındaki en büyük hayvanlar genellikle burada yaşarlar. Orman tabanı hayvan yaşamıyla doludur. Bunlar özellikle böcekler ve örümcek akrep türü hayvanlardır (tarantula gibi). Goril, karıncayiyen, yabandomuzu, tapir, jaguar gibi yağmur ormanlarındaki en büyük hayvanlar genellikle burada yaşarlar.
Tropikal kuşaktaki bir ormanın diğer ormanlardan oldukça farklı bir yapısı vardır. Bir yağmur ormanında, geniş gövdelerinde çeşitli liken ve mantar türleri bulunan yaklaşık 50 metre uzunluğundaki ağaçlar yer alır. Çok sayıda kuş, böcek, hayvan türü, bu ağaçların üst tabakasında yaşamlarını sürdürür. Yüksek ağaçların altında, palmiye, sedir, maun, incir gibi orta boy çeşitli ağaçlar bulunur. Bunların gövdeleri de renk renk orkideler, kaktüsler, eğrelti otları ve yosunlarla kaplıdır. Ormanın en alt tabakası olan ot katı ise, oldukça sık bir bitki örtüsü oluşturur ve büyük bir zenginlikteki böcek, bakteri ve mantar türlerine ev sahipliği yapar. Kısacası, bir yağmur ormanının en karakteristik özelliği, insanı şaşkına çeviren canlı çeşitliliğidir.
Söz konusu çeşitliliği gözünüzde canlandırabilmeniz için birkaç örnek verelim: Bir hektar (10.000 metre kare) tropikal orman 600'den fazla ağaç türü barındırabilir. Amazon Havzası'nın bir bölgesinde, bir gün içinde, 440 tür kelebek toplanabilir. Tek bir ağacın üzerinde 43 ayrı karınca türü ; 650 farklı böcek türü görülebilir.Yine bu bölgedeki bir kilometre karelik ormanlık alanda yüzlerce tür kuşa rastlamak mümkündür; balıkçıllar, ağaçkakanlar, karabataklar, doğanlar, kartallar ve daha yüzlerce tür. Kuşların yerini geceleri aralarında vampir yarasaların da bulunduğu
onlarca tür yarasa alır. Bunların yanında tapirlerden maymunlara, geyiklerden mandalara, bildiğimiz ya da adı daha konmamış binlerce tür hayvan yaşar.Borneo'da 10 ağaçtan örnek alındığında, 2.800'den fazla eklem bacaklı hayvan türü bulunabilir.Tropikal ormanlarda yaşadığı tahmin edilen böcek türü sayısı milyonlarcadır. Amfibi ve sürüngen türlerinin sayısı 400’ün üzerindedir. Yalnızca yılanların 90 türü bulunur.
Burda bahsedilen sayılar belirli bir ortamdaki canlıların toplam sayısı değildir; canlı türlerinin sayısıdır. Bu muazzam sayılara ek olarak insanda hayranlık uyandıran diğer bir olgu da, yağmur ormanlarındaki kimi uzmanlara göre milyonlarca, kimilerine göre on milyonlarca canlı türünün mükemmel bir uyum ve iş birliği içinde yaşamasıdır.
Bir doğa bilimci 10 yılı aşkın bir süredir incelediği ağaç grubunun tepelerinde 28000’den fazla bitki türünün yaşadığını gözlemlemiş ve bu inanılmaz derecede bereketli bitkilerin ne işe yaradıklarını, ağaçlara ve kuşlara olan etkilerini araştırmıştır. Ve bu epifitlerin ormanın yeşil örtüsündeki mineral besinlerinin neredeyse yarısını barındırdığını görmüştür.
Genellikle yağmur ormanları toprağının zengin ve verimli olduğu sanılır. Ancak bu kanaatin doğru olmadığı kısa bir zaman önce anlaşılmıştır. Bu ormanların toprağı diğer ormanlarınkine kıyasla besin açısından fakirdir. Nasıl olup da fakir topraktan çok zengin bitki çeşitliliği çıktığı sorusuna gelince, bunun yanıtı yağmur ormanı ekosisteminin kusursuz tasarımındadır.
Bitkilerin gelişmesi için gereken minerallerin çoğu,tropikal topraklarda sınırlı miktarda bulunur.Minerallerin az olmasının nedeni,bu toprakların binlerce yıl boyunca yoğun yağmurlarla yıkanmış olmasıdır.Bitkiler için gereken ve toprakta eriyik halde bulunan mineraller,yağmurun etkisiyle yer altı sularına iner ve daha sonra nehirlere karışarak okyanusa dökülür. Geriye sadece kum ve çakıllardan oluşan alt tabaka kalır.
Toprak bu kadar verimsiz olmasına rağmen hasılası çoktur.Bunun nedeni besinlerinin çoğunun toprakta değil de bitkilerin kendisinde bulunmasıdır.Bitki ve hayvanların yaşamlarının sona erip çürümesiyle ortaya çıkan mineraller bitkiler tarafından hızlı bir şekilde emilir (Amazonlarda yapılan araştırmada,toprağa bırakılan radyoaktif kalsiyum ve fosforun %98’nin ağaç köklerinde bulunduğu saptanmış).Tüm bunlar yağmur ormanlarındaki döngünün ne kadar hızlı,aynı zamanda da ne kadar hassas olduğunu gösterir. Herhangi bir müdahale bu kırılgan düzenin bozulmasına ve besinlerin çok hızlı yok olmasına sebep olabilir.Bitkilerde birikmiş bu besinlerin kaybolması halinde toprağın, yerin metrelerce altındaki mineral sağlayan kayaçlardan beslenmesi neredeyse imkansızdır.
Tropikal ormanlardaki canlı çeşitliliği, bir bütün halinde ve karşılıklı hassas dengelere dayalı olarak oluşmuştur. Örneğin, yağmur ormanının tabanında yaşayan mikroskobik canlılar, minik böcekler ve mantarları ele alalım. Bunlar dev ağaçlar ve küçüklü büyüklü hayvanlara kıyasla oldukça küçük boyutlardadır; ancak önemli görevler üstlenirler: Ormanın temizliğinden ve toprağın verimli duruma getirilmesinden sorumludurlar. Ağaçlardan düşen yaprak ve dalları, ölü hayvanları değerlendirerek ekosisteme geri kazandırırlar. Böylece hiçbir şey israf edilmez. Profesör Edward Wilson bu mekanizmanın önemini şöyle anlatır: "Yaprak kesenler ve diğer karınca türleri, bakteriler, mantarlar, termitler ve akarlarla birlikte ölü bitkilerin çoğunu işler ve besleyici maddeleri bitkilere geri döndürerek büyük tropik ormanları hayatta tutar."
Yağmur ormanlarında kaç milyon canlı türü yaşadığını hala bilmiyoruz. Ancak şunu çok iyi biliyoruz: Bu ekosistemlerdeki her türün görevi ve önemi farklıdır ve milyonlarca tür mükemmel bir uyum içinde yaşamaktadır. Bu gerçek, Bilim ve Teknik dergisinde Amazon'daki yağmur ormanlarının anlatıldığı bir makalede şöyle dile getirilir: "Amazon Havzası'ndaki bu karmaşık ekosistemde türlerin sürekliliği birbirlerinin yaşamına sıkı sıkıya bağlıdır. Bitki ya da hayvan olsun, her bir tür, bu milyon parçalı sistemin küçük bir bölümüne katkıda bulunur. Ağaçların, ağaçlardaki epifitlerin (toprakta köklenmeye gereksinim duymayan bitkiler) ve mantarların, maymunların, vampir yarasaların, kartalların, papağanların, ırmaktaki timsahların, piranhaların ve nilüferlerin, gözle görülmeyen mikroorganizmaların, içinde yaşadıkları bu dev ekosisteme hepsinin farklı katkıları vardır. Burada çok hassas dengeler söz konusudur. Yağmur ormanı tüm bu türlerle birlikte var olur. Tek bir türün bile ortadan kalkması birçok dengeyi bozar."
Ormandaki bazı türler arasında öyle bir uyum vardır ki, biri olmadan diğeri de yaşayamayacak kadar birbirlerine bağımlıdırlar. Yağmur ormanındaki ağaçların %90'ı tohumlarını yaymak için hayvanlara ihtiyaç duyarlar. Diğer taraftan, böcek larvaları, tırtıllar, kuşlar ve diğer hayvanlar da bu ağaçların tohumlarıyla beslenirler. Örneğin, incir ağacı türleri ile incir sineği türleri birbirlerine öylesine bağımlıdırlar ki, ayrı olarak soylarını devam ettiremezler. İncir sinekleri olmasa incir ağaçları kendi kendilerini dölleyemezler; incir ağaçları olmasa incir sinekleri doğal yaşam alanlarından yoksun kalırlar. Tropikal bölgelerdeki 900'den fazla incir türünün her biri için farklı bir tür incir sineği bulunur.
. Barındırdığı milyonlarca canlı türü, dünyanın iklim sistemine ve oksijen çevrimine önemli katkılarıyla yağmur ormanları yalnızca doğabilimciler için değil, tüm doğaseverler için yeryüzünde bir cennettir.
Yağmur Ormanlarında Yaşayan Halk
Tropik yağmur ormanlarında yaşayan birçok yerli halk grubu bulunmaktadır. Brezilya ve güney Venezuella'nın Amazon yağmur ormanlarında yaşayan Yanomamo kabilesinde olduğu gibi, bu grupların çoğu yüzlerce ya da belki binlerce yıldır dağınık köylerde yaşamaktadırlar. Bu kabileler yiyecek, giyecek ve ev gereksinimlerini temelde ormanlardan elde ettikleri malzemelerle sağlamaktadırlar.
Orman halkı çoğunlukla bir araya toplanmış avcılardır; yiyeceklerini et için avcılık yaparak (balık için balıkçılık) ve yenilebilir bitkileri toplayarak sağlarlar. Bir kısmının aynı zamanda ormandan arındırılmış alanlarda küçük bahçeleri de vardır. Yağmur ormanındaki toprak fakir olduğundan, bu alanlar birkaç yılda yerini ormandan arındırılmış yeni alanlara bırakmak zorunda kalır.
Binlerce yıldır ormanda yaşayan yerliler, ormanla şaşılacak bir uyum içindedir; onu çok iyi tanır ve kaynaklarını çok akıllıca kullanırlar. Kanolarını hangi ağaçtan yapılacağını, hangi ağacın yakacak olabileceğini, ok, yay ve kalkan yapımında hangi ağacın seçilmesi gerektiğini bilirler. Yenilebilen ve de kesinlikle yenilmemesi gereken bitkileri tanırlar. Dokumada, boya yapımında, tedavide kullanılacak yağ çıkarılabilecek bitkileri bilirler. Ormanda ilkel yöntemlerle tarım yaparlar. Yerli kabileleri küçüktür. Bu nedenle gereken tarım arazisi de küçüktür. Tarım yapacakları orman bölgesindeki ağaçları, uygun dönemde kesip kurumaya bırakırlar; sonra da
yakarlar. Küllü toprak, bitkiler için besin yönünden zengin bir yatak oluşturur. Tatlı patates ve muzun da içinde bulunduğu 50’ye yakın bitki yetiştirirler.Ancak toprak, verimliliğini bir-iki yıl içinde yitirir. Bunun üzerine yerliler de bu alanda tarım yapmayı bırakır, yeni bir alana geçerler. Terk edilen tarım alanı da kısa bir süre içinde yeniden ormana dönüşür. Bu tarımsal etkinliğin ormana herhangi bir zararı olmaz. Yerliler tarımla uğraşmanın yanı sıra avlanır ve balık tutar. Hayvanlar onları fark etmeden çok önce, onlar hayvanların seslerini duyar, ayak izlerini ayırt eder ve hatta kokularını alırlar. Yerliler çevrelerindeki bitkilerden ve avladıkları hayvanlardan çok çeşitli amaçlarla yararlanırlar. Örneğin yalnızca palmiyeden, yiyecek, yakıt ve cila elde ederler; yağını çıkarır, liflerini dokur ve ilaç olarak kullanırlar; ondan olta iğnesi yaparlar; gövdesinden tarak, bardak, oyuncak, çalgı, ok ve kalkan yaparlar. Kısacası yerliler için orman bazen manav ya da kasap bazen eczane ya da hırdavatçı bazen de oyuncakçıdır.
Yerli halkın nüfusu genel olarak azalmaktadır. Bunun birçok nedeni vardır. Ana sorun ise salgın hastalıklar (genelde Avrupalılarca getirilen çiçek, kızamık gibi) ve hükümetlerin toprağa el koymasıdır.
BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİN YOK OLUŞU
Buradaki en büyük faktör: insan. 400 Milyon yıllık evrim dört dakikada bir elektrikli testere ile yok ediliyor. Yağmur Ormanları yeryüzünün %6’sını, yani Avusturalya kıtası kadar bir alanı kapsamakta. Günümüzde her yıl Tazmanya Adası’nın yarısı kadar bir yağmur ormanı alanı yok olmakta. Bu hızlı yok olma sürecinde küçük canlı türleri daha fazla fazla etkilenmesine rağmen insanların ilgisini genellikle daha büyük türler, özellikle memeli hayvanlar çekmekte. Pandaların, kaplanların, gorillerin, gergedanların yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olması sempati toplarken, her gün onlarca küçük türün bir daha görülmemek üzere yeryüzünden silinmekte olduğu gerçeği pek ilgi uyandırmıyor. Yeryüzünün son 500 milyon yıllık sürecinde canlılar altı’kez toplu yok olma olayı ile karşılaştılar. Bunların en sonuncusu 65 milyon yıl önce bir meteorun Meksika Körfezi’ne düşmesi sonucunda gerçekleşti ve bilindiği gibi özellikle dinazorların yok olmasına yol açtı.
Tabii, diğer türlerin çoğu da bu olaydan nasibini aldı. Geride kalabilen bitki ve hayvan türleri 2 ile 5 milyon yıl gibi uzun bir evrim süreci sonunda biyolojik çeşitliliği yeniden ortaya çıkardı. Bilim adamları yeryüzünün 7'inci toplu yok olma olayı ile karşı karşıya olduğuna inanıyor. Eğer ormanların ve mercan kayalarının yok olması bugünkü hızı ile devam ederse 21'inci yüzyılın sonunda bitki ve hayvan türlerinin yarısı yok olmuş olacak. Daha az sayıda tür daha yaygın olarak dünyayı kaplamış olacak. Bunlar arasında karıncaların ve farelerin başta geleceği tahmin ediliyor. Bundan sonra, sadece günümüzde var olan tür sayısına ulaşabilmek için aradan milyonlarca yıllık bir evrim sürecinin geçmesi gerekecek. Yani, bir asır içerisinde yapılan tahribatı giderebilmek için doğa, milyonlarca yıl çalışmak zorunda kalacak.
Bu gidişi durdurabilmek için insanlığın ortak olarak hareket etmesi gerekiyor. Bilim yolu ile yeryüzünün ve üzerinde yaşayan canlı türlerinin tanınıp anlaşılması ve türlerini devam ettirmeleri için gerekli ortamların korunması gerekmekte.
KAYNAKLAR:
- Science Museum of Minesota , Rain Forest Belgeseli
- Bilim Ve Teknik Dergisi , Nisan 1999 Sayısı
- Atlas Dergisi , Kasım 2002 Sayısı
- M.Encarta Encyclopedia 2001 Dluxe Edition CD , ”Rain Forest”
- groups.yahoo.com
- sayisal.com.tr
- biltek.tubitak.gov.tr
- The Amazon, National Geographic, Şubat 1995
- Colinvaux, P., The Past and Future Amazon, Scientific American, Mayıs 1989
- http://ethnobotany.org/amtg1.html
- Encyclopedia Britannica
-
Günümüzden dört yüz milyon yıl önce eğrelti otları tüm dünyayı sarmış durumdaydı.Daha sonra farklı yaprakları,gövdeleri ve serpilen dalları olan ağaçlar ortaya çıkmaya başladı.Yepyeni ve muazzam dönem Tropik Yağmur Ormanları Dönemi başladı.Orman, ışık ve besin için mücadele eden bitkilerin bir dokuması haline geldi.Çeşitli hayat formları oluştu.Durağan canlılar; mantarlar,bitkiler ve ağaçlar hareketli bir hayatı besledi.Sabahları nemli ve güneşten ısınmış hava yükselmeye başlayarak öğle vakti bulutlarının başlangıcı oldu.Yeryüzünde zaman başladığından beri her gün güneş enerji ve sıcaklıktan oluşan bir şerit çizdi.Bu şerit ekvatoru saran bir kuşaktır.Bu şekilde her gün alınan güneş ve su bitki örtüsünü besledi.Yavaşça her hayat biçimini şekillendirip değiştirdi.
Şafak vakti gecenin oniki saati gecenin oniki saatine dönüşür.Farklı mevsimler yok,sadece ışık ve karanlık,yağmur ve güneş ışığı var.Bu haftadan haftaya,aydan aya,yıldan yüzmilyonuncu yıla sürdü.Bu dönüşüm içinde yeryüzünün gördüğü tek başına yaşayan en büyük canlısı ormanın yapı taşları ağaçlar büyüdü.Ağaçlar yeşeren binlerce farklı bitkinin bir çeşitliliğidir.Ama neden bu kadar çok şekil ve renkteler.Böyle bir çeşitliliğe nasıl ulaştılar?
Her karmaşık organizmanın kökleri daha basit olanına dayanıyor.Değişik hayat biçimlerinin ataları dünyadaki ilk yaratıklardan gelir.Her bir birey tesadüfi olarak ebeveynlerinden oldukça farklıdır.Bazen farklılıklar hayatta kalmak için bir avantaj sağlar.Evrimin baskısı altında bazıları hayatta kalmayı başarırken bazıları yok olur ve milyonlarca yıllık evrimden sonra küçük değişiklikler ortaya çıkmaya başlar.Bunca zamanlık evrim sonunda doğanın sihri gibi görünen bütün bu olaylar gündelik hayat olur.Türlerin sayısı ve çeşitliliği hızla artar.Ormandaki her yarığı ve deliği doldurur.Orneo,Tayland,Kongo,Amazon,Hindistan ve Amerikanın merkez bölgeleri bu muhteşem ormanlarla kaplıdır.
Farklılıklar büyük değişikliklerle rahatsız edilmezse daha çok farklılık doğurur.Dinozorlarla akraba olan kuşlar birçok boy ve çeşitlilik gösterirler.Farklı meyve ve çiçeklerden beslenerek ormana polen ve tohumları dağıtırlar.
Her gün her yıl ve yüzyıllar bu şekilde devam eder.Bazı ağaçlar yüzyıl yada daha fazla yaşarlar sonra devrilir,ölürler.Devrilen bu dev ardında bitkilerin ve genç ağaçların çabucak dolduracağı büyük bir boşluk bırakır.Ağaçların hammaddesinde saklı olan enerji hiçbir zaman kaybolmaz,yada ziyan edilmez.Terlikler çabucak iş başı eder ve orman toprakları bir zamanlar verdiğini geri alır.Sistem içersinde her şey dönüştürülür.Yeni ağaçlar çabucak boşlukları doldurur.Bir yıllık bir sürede ormanın sık dokulu kubbesi tekrar oluşur.
Beslenme ve yaşanacak yer ihtiyacı karmaşık davranış alışkanlıklarını doldurur.Zaman ve koşullar bir karınca türüne mantarlara besin olması için yaprakları hasat etmeyi öğretir.Mantar büyüdükçe bütün yaprakları çürütüp karınca besinine çevirir.Bu tarz yakın ilişkiler.Çok hassastır ve biri diğeri yok olmadan yok olmaz.Bu tarz simbiyotik uyum ormanın her yerinde görülür.Bir tür hayatta kalabilmek için bir yere bağımlıdır ve hepsi birden ağaçlara bağımlıdır.
Her santimetrekaresinden hayat fışkıran yağmur ormanları, yeryüzünün en zengin bitki ve hayvan türlerini barındırıyor.Yağmur ormanları, belki de ömür boyu yalnızca resimlerini görebileceğimiz,belgesellerde izleyebileceğimiz ve hayal edeceğimiz bir yer olarak kalacak bizim için; ancak varlıkları, onlardan binlerce kilometre uzakta olsak da hayatımızı ummadığımız ölçüde etkilemeye devam edecek. Soluduğumuz havadaki oksijen miktarından tutun, kullandığımız ilâçlardaki maddelere; afiyetle yediğimiz çikolatadan, muza kadar hayatımızın her alanında yağmur ormanları ile birlikteyiz. Dünyadaki oksijenin %20 si Amazon Ormanlarında tatlı su kaynaklarının üçte ikisi Amazon Nehri’nde bulunuyor.
Tablonun siyah yüzüne geçmeden önce isterseniz önce şu sorulara cevap arayalım:
Nedir “yağmur ormanı?” Ve neden bu şekilde isimlendirilmiştir?
Yağmur ormanları, ağaçların, bitki türlerinin çok fazla olduğu ve yılın her gününde yağmur alan bir bölge—23,5 derece kuzey ve güney paralelleri arasında bulunuyor. Brezilya, Zaire ve Endonezya en büyük yağmur ormanlarına sahip olan ülkeler. Brezilya, dünyadaki yağmur ormanlarının yaklaşık yüzde 30’una sahip.Endonezya, yaklaşık yüzde 10 ve Zaire ise yüzde 9.
Tropik yağmur ormanlarına yılda yaklaşık 4 metre ile 10 metre arasında yağmur
yağıyor. Yıl boyu sıcaklık 25-35 derece arasında kalıyor ve çok fazla değişmiyor.Hayatın kaynadığı bir yer. Biz elimizi sürmeden önce karaların yüzde 16’sını kaplayan yağmur ormanları şimdi yalnızca yüzde 6’lık bir alan kaplıyor. Her yıl Büyük Britanya adası kadar bir bölge yok oluyor. Bazı bölgelerde bu yok oluş macerası daha hızlı gerçekleşiyor. —örneğin Madagaskar yağmur ormanlarının %90 ‘ı yok olmuş durumda. Bu kadar az yer kaplamakla beraber yeryüzündeki bitki ve hayvan çeşitlerinin yaklaşık yüzde 50’si tropikal yağmur ormanlarında yaşıyor. Yağmur ormanlarında her yerden hayat fışkırı-yor. Renkli ve zengin bir çeşitlilik her santimetrekarede kendini gösteriyor. Yalnızca altı kilometrekarelik bir alanda 1500 çiçekli bitki türü, 750 ağaç türü, 400 kuş, 150 kelebek, 100 sürüngen ve kırk binden fazla böcek türü bulunuyor. Tüm kuş çeşitlerinin yüzde 30’u, damarlı bitki çeşitlerinin yüzde 70’i burada yaşıyor. Ancak yağmur ormanlarının tahrip edilmesi sonucunda, saatte dört, günde yaklaşık yüz tür kaybediyoruz. Son zamanlarda her on yılda bir, yağmur ormanlarında yaşayan türlerin yüzde 5-10 oranındaki kısmının soyu tükeniyor. Türler birbirine bağlı yağmur ormanlarında yaşayan canlılar birbirine sıkı sıkıya bağlı bir ailenin üyeleri gibiler. Kuşlar ve memeliler ağaçların meyvelerini yiyor, Amazon Nehrinde yaşayan bir balık türü ağaçlardan düşen meyvelerle besleniyor. Ağaçlar da, çekirdeklerinin etrafa yayılması ve çoğalmak için hayvanların, onların meyvesinden yemesine muhtaçlar. Bazan bu bağımlılık öylesine güçlü oluyor ki, türlerden biri tükendiğinde diğeri de tükeniyor.
Böyle bir olay on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşmiş. Hint Okyanusundaki bir adada insanların av merakı yüzünden Dodo kuşlarının soyu tükenmiş. Ardından Calvaria isimli ağacın çekirdekleri etrafa yayılmaz olmuş. Bilim adamları, çekirdekleri Dodo kuşu gibi sindiren başka bir kuş türünü adaya getirerek ağacın yok olmasını önlemişler.Kat kat hayat Dünyadaki en zengin ve en karmaşık ekosistemin bulunduğu yağmur ormanlarını, bilim adamları, dört ayrı katmana ayırıyor. Her katmanın çevre şartları ve içinde yaşayan canlılar farklı. Bu katmanlar, ısı, aldığı güneş ışığı miktarı, nem oranı ve içinde yaşayan farklı hayat formlarına göre ayrılıyor.
EMERGENTS : Ortalama kanopi yüksekliğinden çok daha büyük çok yüksek ağaçlar. Bunlar birçok kuş ve böceği barındırırlar. Emergents, en uzun ağaçların tepesini içerir ki bu yükseklik ortalama kanopi yüksekliğinden çok daha fazladır (81 metreye varan yükseklik). Bu tabaka (al makav gibi) birçok kuşa, böceklere ve bazı diğer hayvanlara ev sahipliği yapar.
KANOPİ : Ağaçların üst kısmı. Bu yapraklı ortam tropik yağmur ormanının yaşam dolu bölümüdür. Böcekler, kuşlar, sürüngenler, memeliler ve diğerleri bu katmanda yaşarlar.
Kanopi ağaçların üst kısmına verilen isimdir (yaklaşık20 - 40 m yükseklik). Bu yapraklı bölge yaşamla doludur: böcekler, örümcek, akrep cinsi hayvanlar, birçok kuş türü (kemik gagalı tukan, al makav, guguk ve boynuzgaga (hornbill) gibi), memeliler (komik maymun -howler monkey ki dünyanın ikinci en gürültücü hayvanıdır ve orangutan gibi), sürüngenler, (yılanlar ve kertenkeleler gibi), ve diğerleri. Kanopideki bitkiler kalın, yılansı gövdeler ve asalak bitkiler (hava bitkileri) içerirler. Yosunlar, likenler ve orkideler gibi ağaç üstünde büyüyen bitkileri örnek olarak verebiliriz.
UNDERSTORY (ALTÖYKÜ) : Yaprakların altında fakat zeminin üzerindeki karanlık, serin ortam. Altöykü yaprakların altında fakat yerin üzerinde karanlık ve serin bir ortamdır. Bu bölgede büyüme ışığın çok az olması nedeniyle sınırlıdır. Burada kısa, yapraklı ve çiçeksiz çalılar, eğreltiler ve asma türleri bulunur. Bu türler ışığı ve verimsiz toprağı süzebilirler. Bu bitkilerin bazıları, çalılar, palmiyeler, filodendronlar ve ağsı bitkilerdir. Altöyküde yaşayan hayvanlar; böcekler (kınkanatlılar ve arılar), örümcek ve akrep türleri, yılanlar, kertenkeleler ve küçük memelilerdir (kinkaju gibi). Bu canlı türleri ağaç içleri ve üstünde yaşayabilen türlerdir. Jaguar gibi daha büyük bazı hayvanlar da, av için etrafı gözlemek amacıyla bu bölgede çokça zaman harcarlar.
ORMAN TABANI : Hayvan yaşamıyla ve özellikle böceklerle dolu bölge. Yağmur ormanındaki en büyük hayvanlar genellikle burada yaşarlar. Orman tabanı hayvan yaşamıyla doludur. Bunlar özellikle böcekler ve örümcek akrep türü hayvanlardır (tarantula gibi). Goril, karıncayiyen, yabandomuzu, tapir, jaguar gibi yağmur ormanlarındaki en büyük hayvanlar genellikle burada yaşarlar.
Tropikal kuşaktaki bir ormanın diğer ormanlardan oldukça farklı bir yapısı vardır. Bir yağmur ormanında, geniş gövdelerinde çeşitli liken ve mantar türleri bulunan yaklaşık 50 metre uzunluğundaki ağaçlar yer alır. Çok sayıda kuş, böcek, hayvan türü, bu ağaçların üst tabakasında yaşamlarını sürdürür. Yüksek ağaçların altında, palmiye, sedir, maun, incir gibi orta boy çeşitli ağaçlar bulunur. Bunların gövdeleri de renk renk orkideler, kaktüsler, eğrelti otları ve yosunlarla kaplıdır. Ormanın en alt tabakası olan ot katı ise, oldukça sık bir bitki örtüsü oluşturur ve büyük bir zenginlikteki böcek, bakteri ve mantar türlerine ev sahipliği yapar. Kısacası, bir yağmur ormanının en karakteristik özelliği, insanı şaşkına çeviren canlı çeşitliliğidir.
Söz konusu çeşitliliği gözünüzde canlandırabilmeniz için birkaç örnek verelim: Bir hektar (10.000 metre kare) tropikal orman 600'den fazla ağaç türü barındırabilir. Amazon Havzası'nın bir bölgesinde, bir gün içinde, 440 tür kelebek toplanabilir. Tek bir ağacın üzerinde 43 ayrı karınca türü ; 650 farklı böcek türü görülebilir.Yine bu bölgedeki bir kilometre karelik ormanlık alanda yüzlerce tür kuşa rastlamak mümkündür; balıkçıllar, ağaçkakanlar, karabataklar, doğanlar, kartallar ve daha yüzlerce tür. Kuşların yerini geceleri aralarında vampir yarasaların da bulunduğu
onlarca tür yarasa alır. Bunların yanında tapirlerden maymunlara, geyiklerden mandalara, bildiğimiz ya da adı daha konmamış binlerce tür hayvan yaşar.Borneo'da 10 ağaçtan örnek alındığında, 2.800'den fazla eklem bacaklı hayvan türü bulunabilir.Tropikal ormanlarda yaşadığı tahmin edilen böcek türü sayısı milyonlarcadır. Amfibi ve sürüngen türlerinin sayısı 400’ün üzerindedir. Yalnızca yılanların 90 türü bulunur.
Burda bahsedilen sayılar belirli bir ortamdaki canlıların toplam sayısı değildir; canlı türlerinin sayısıdır. Bu muazzam sayılara ek olarak insanda hayranlık uyandıran diğer bir olgu da, yağmur ormanlarındaki kimi uzmanlara göre milyonlarca, kimilerine göre on milyonlarca canlı türünün mükemmel bir uyum ve iş birliği içinde yaşamasıdır.
Bir doğa bilimci 10 yılı aşkın bir süredir incelediği ağaç grubunun tepelerinde 28000’den fazla bitki türünün yaşadığını gözlemlemiş ve bu inanılmaz derecede bereketli bitkilerin ne işe yaradıklarını, ağaçlara ve kuşlara olan etkilerini araştırmıştır. Ve bu epifitlerin ormanın yeşil örtüsündeki mineral besinlerinin neredeyse yarısını barındırdığını görmüştür.
Genellikle yağmur ormanları toprağının zengin ve verimli olduğu sanılır. Ancak bu kanaatin doğru olmadığı kısa bir zaman önce anlaşılmıştır. Bu ormanların toprağı diğer ormanlarınkine kıyasla besin açısından fakirdir. Nasıl olup da fakir topraktan çok zengin bitki çeşitliliği çıktığı sorusuna gelince, bunun yanıtı yağmur ormanı ekosisteminin kusursuz tasarımındadır.
Bitkilerin gelişmesi için gereken minerallerin çoğu,tropikal topraklarda sınırlı miktarda bulunur.Minerallerin az olmasının nedeni,bu toprakların binlerce yıl boyunca yoğun yağmurlarla yıkanmış olmasıdır.Bitkiler için gereken ve toprakta eriyik halde bulunan mineraller,yağmurun etkisiyle yer altı sularına iner ve daha sonra nehirlere karışarak okyanusa dökülür. Geriye sadece kum ve çakıllardan oluşan alt tabaka kalır.
Toprak bu kadar verimsiz olmasına rağmen hasılası çoktur.Bunun nedeni besinlerinin çoğunun toprakta değil de bitkilerin kendisinde bulunmasıdır.Bitki ve hayvanların yaşamlarının sona erip çürümesiyle ortaya çıkan mineraller bitkiler tarafından hızlı bir şekilde emilir (Amazonlarda yapılan araştırmada,toprağa bırakılan radyoaktif kalsiyum ve fosforun %98’nin ağaç köklerinde bulunduğu saptanmış).Tüm bunlar yağmur ormanlarındaki döngünün ne kadar hızlı,aynı zamanda da ne kadar hassas olduğunu gösterir. Herhangi bir müdahale bu kırılgan düzenin bozulmasına ve besinlerin çok hızlı yok olmasına sebep olabilir.Bitkilerde birikmiş bu besinlerin kaybolması halinde toprağın, yerin metrelerce altındaki mineral sağlayan kayaçlardan beslenmesi neredeyse imkansızdır.
Tropikal ormanlardaki canlı çeşitliliği, bir bütün halinde ve karşılıklı hassas dengelere dayalı olarak oluşmuştur. Örneğin, yağmur ormanının tabanında yaşayan mikroskobik canlılar, minik böcekler ve mantarları ele alalım. Bunlar dev ağaçlar ve küçüklü büyüklü hayvanlara kıyasla oldukça küçük boyutlardadır; ancak önemli görevler üstlenirler: Ormanın temizliğinden ve toprağın verimli duruma getirilmesinden sorumludurlar. Ağaçlardan düşen yaprak ve dalları, ölü hayvanları değerlendirerek ekosisteme geri kazandırırlar. Böylece hiçbir şey israf edilmez. Profesör Edward Wilson bu mekanizmanın önemini şöyle anlatır: "Yaprak kesenler ve diğer karınca türleri, bakteriler, mantarlar, termitler ve akarlarla birlikte ölü bitkilerin çoğunu işler ve besleyici maddeleri bitkilere geri döndürerek büyük tropik ormanları hayatta tutar."
Yağmur ormanlarında kaç milyon canlı türü yaşadığını hala bilmiyoruz. Ancak şunu çok iyi biliyoruz: Bu ekosistemlerdeki her türün görevi ve önemi farklıdır ve milyonlarca tür mükemmel bir uyum içinde yaşamaktadır. Bu gerçek, Bilim ve Teknik dergisinde Amazon'daki yağmur ormanlarının anlatıldığı bir makalede şöyle dile getirilir: "Amazon Havzası'ndaki bu karmaşık ekosistemde türlerin sürekliliği birbirlerinin yaşamına sıkı sıkıya bağlıdır. Bitki ya da hayvan olsun, her bir tür, bu milyon parçalı sistemin küçük bir bölümüne katkıda bulunur. Ağaçların, ağaçlardaki epifitlerin (toprakta köklenmeye gereksinim duymayan bitkiler) ve mantarların, maymunların, vampir yarasaların, kartalların, papağanların, ırmaktaki timsahların, piranhaların ve nilüferlerin, gözle görülmeyen mikroorganizmaların, içinde yaşadıkları bu dev ekosisteme hepsinin farklı katkıları vardır. Burada çok hassas dengeler söz konusudur. Yağmur ormanı tüm bu türlerle birlikte var olur. Tek bir türün bile ortadan kalkması birçok dengeyi bozar."
Ormandaki bazı türler arasında öyle bir uyum vardır ki, biri olmadan diğeri de yaşayamayacak kadar birbirlerine bağımlıdırlar. Yağmur ormanındaki ağaçların %90'ı tohumlarını yaymak için hayvanlara ihtiyaç duyarlar. Diğer taraftan, böcek larvaları, tırtıllar, kuşlar ve diğer hayvanlar da bu ağaçların tohumlarıyla beslenirler. Örneğin, incir ağacı türleri ile incir sineği türleri birbirlerine öylesine bağımlıdırlar ki, ayrı olarak soylarını devam ettiremezler. İncir sinekleri olmasa incir ağaçları kendi kendilerini dölleyemezler; incir ağaçları olmasa incir sinekleri doğal yaşam alanlarından yoksun kalırlar. Tropikal bölgelerdeki 900'den fazla incir türünün her biri için farklı bir tür incir sineği bulunur.
. Barındırdığı milyonlarca canlı türü, dünyanın iklim sistemine ve oksijen çevrimine önemli katkılarıyla yağmur ormanları yalnızca doğabilimciler için değil, tüm doğaseverler için yeryüzünde bir cennettir.
Yağmur Ormanlarında Yaşayan Halk
Tropik yağmur ormanlarında yaşayan birçok yerli halk grubu bulunmaktadır. Brezilya ve güney Venezuella'nın Amazon yağmur ormanlarında yaşayan Yanomamo kabilesinde olduğu gibi, bu grupların çoğu yüzlerce ya da belki binlerce yıldır dağınık köylerde yaşamaktadırlar. Bu kabileler yiyecek, giyecek ve ev gereksinimlerini temelde ormanlardan elde ettikleri malzemelerle sağlamaktadırlar.
Orman halkı çoğunlukla bir araya toplanmış avcılardır; yiyeceklerini et için avcılık yaparak (balık için balıkçılık) ve yenilebilir bitkileri toplayarak sağlarlar. Bir kısmının aynı zamanda ormandan arındırılmış alanlarda küçük bahçeleri de vardır. Yağmur ormanındaki toprak fakir olduğundan, bu alanlar birkaç yılda yerini ormandan arındırılmış yeni alanlara bırakmak zorunda kalır.
Binlerce yıldır ormanda yaşayan yerliler, ormanla şaşılacak bir uyum içindedir; onu çok iyi tanır ve kaynaklarını çok akıllıca kullanırlar. Kanolarını hangi ağaçtan yapılacağını, hangi ağacın yakacak olabileceğini, ok, yay ve kalkan yapımında hangi ağacın seçilmesi gerektiğini bilirler. Yenilebilen ve de kesinlikle yenilmemesi gereken bitkileri tanırlar. Dokumada, boya yapımında, tedavide kullanılacak yağ çıkarılabilecek bitkileri bilirler. Ormanda ilkel yöntemlerle tarım yaparlar. Yerli kabileleri küçüktür. Bu nedenle gereken tarım arazisi de küçüktür. Tarım yapacakları orman bölgesindeki ağaçları, uygun dönemde kesip kurumaya bırakırlar; sonra da
yakarlar. Küllü toprak, bitkiler için besin yönünden zengin bir yatak oluşturur. Tatlı patates ve muzun da içinde bulunduğu 50’ye yakın bitki yetiştirirler.Ancak toprak, verimliliğini bir-iki yıl içinde yitirir. Bunun üzerine yerliler de bu alanda tarım yapmayı bırakır, yeni bir alana geçerler. Terk edilen tarım alanı da kısa bir süre içinde yeniden ormana dönüşür. Bu tarımsal etkinliğin ormana herhangi bir zararı olmaz. Yerliler tarımla uğraşmanın yanı sıra avlanır ve balık tutar. Hayvanlar onları fark etmeden çok önce, onlar hayvanların seslerini duyar, ayak izlerini ayırt eder ve hatta kokularını alırlar. Yerliler çevrelerindeki bitkilerden ve avladıkları hayvanlardan çok çeşitli amaçlarla yararlanırlar. Örneğin yalnızca palmiyeden, yiyecek, yakıt ve cila elde ederler; yağını çıkarır, liflerini dokur ve ilaç olarak kullanırlar; ondan olta iğnesi yaparlar; gövdesinden tarak, bardak, oyuncak, çalgı, ok ve kalkan yaparlar. Kısacası yerliler için orman bazen manav ya da kasap bazen eczane ya da hırdavatçı bazen de oyuncakçıdır.
Yerli halkın nüfusu genel olarak azalmaktadır. Bunun birçok nedeni vardır. Ana sorun ise salgın hastalıklar (genelde Avrupalılarca getirilen çiçek, kızamık gibi) ve hükümetlerin toprağa el koymasıdır.
BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİN YOK OLUŞU
Buradaki en büyük faktör: insan. 400 Milyon yıllık evrim dört dakikada bir elektrikli testere ile yok ediliyor. Yağmur Ormanları yeryüzünün %6’sını, yani Avusturalya kıtası kadar bir alanı kapsamakta. Günümüzde her yıl Tazmanya Adası’nın yarısı kadar bir yağmur ormanı alanı yok olmakta. Bu hızlı yok olma sürecinde küçük canlı türleri daha fazla fazla etkilenmesine rağmen insanların ilgisini genellikle daha büyük türler, özellikle memeli hayvanlar çekmekte. Pandaların, kaplanların, gorillerin, gergedanların yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olması sempati toplarken, her gün onlarca küçük türün bir daha görülmemek üzere yeryüzünden silinmekte olduğu gerçeği pek ilgi uyandırmıyor. Yeryüzünün son 500 milyon yıllık sürecinde canlılar altı’kez toplu yok olma olayı ile karşılaştılar. Bunların en sonuncusu 65 milyon yıl önce bir meteorun Meksika Körfezi’ne düşmesi sonucunda gerçekleşti ve bilindiği gibi özellikle dinazorların yok olmasına yol açtı.
Tabii, diğer türlerin çoğu da bu olaydan nasibini aldı. Geride kalabilen bitki ve hayvan türleri 2 ile 5 milyon yıl gibi uzun bir evrim süreci sonunda biyolojik çeşitliliği yeniden ortaya çıkardı. Bilim adamları yeryüzünün 7'inci toplu yok olma olayı ile karşı karşıya olduğuna inanıyor. Eğer ormanların ve mercan kayalarının yok olması bugünkü hızı ile devam ederse 21'inci yüzyılın sonunda bitki ve hayvan türlerinin yarısı yok olmuş olacak. Daha az sayıda tür daha yaygın olarak dünyayı kaplamış olacak. Bunlar arasında karıncaların ve farelerin başta geleceği tahmin ediliyor. Bundan sonra, sadece günümüzde var olan tür sayısına ulaşabilmek için aradan milyonlarca yıllık bir evrim sürecinin geçmesi gerekecek. Yani, bir asır içerisinde yapılan tahribatı giderebilmek için doğa, milyonlarca yıl çalışmak zorunda kalacak.
Bu gidişi durdurabilmek için insanlığın ortak olarak hareket etmesi gerekiyor. Bilim yolu ile yeryüzünün ve üzerinde yaşayan canlı türlerinin tanınıp anlaşılması ve türlerini devam ettirmeleri için gerekli ortamların korunması gerekmekte.
KAYNAKLAR:
- Science Museum of Minesota , Rain Forest Belgeseli
- Bilim Ve Teknik Dergisi , Nisan 1999 Sayısı
- Atlas Dergisi , Kasım 2002 Sayısı
- M.Encarta Encyclopedia 2001 Dluxe Edition CD , ”Rain Forest”
- groups.yahoo.com
- sayisal.com.tr
- biltek.tubitak.gov.tr
- The Amazon, National Geographic, Şubat 1995
- Colinvaux, P., The Past and Future Amazon, Scientific American, Mayıs 1989
- http://ethnobotany.org/amtg1.html
- Encyclopedia Britannica
-
YAKIT HÜCRELERİ
GİRİŞ
BÖLÜM 1
YAKIT HÜCRELERİ
BÖLÜM 2
YAKIT HÜCRESİ ÇEŞİTLERİ
Yakıt hücresi sistemleri çalışılan sıcaklık ve basınç aralığına göre çeşitlilik gösterir.(yüksek, normal, düşük) Aynı zamanda kullandıkları yakıt ve/veya oksidantlara göre de
• Gaz yakıt kulananlar (hidrojen, amonyak, hava ve oksijen)
• Sıvı yakıt kullananlar (alkoller, hidrazin, hidrokaronlar)
• Katı yakıt kullananlar (kömür, hidratlar)
olmak üzere çeşitlilik gösterir.
Genel ve basit olarak yakıt hücresi sistemleri yukarıdaki farklılıklarından dolayı değil, kullandıkları elektrolit çeşidine göre sınıflandırılırlar:
• Alkali yakıt hücreleri
• Fosforik asit yakıt hücreleri
• Erimiş karbonat yakıt hücreleri
• Katı oksit yakıt hücreleri
• Katı polimer yakıt hücreleri
2.1 Alkali Yakıt Hücreleri
Düşük sıcaklık aralığında çalışan bu hücrelerde elektrolit olarak konsantre (35-50 wt-%) potasyum hidroksit (KOH), yakıt kaynağı olarak saf H2 kullanılmaktadır. Ticari uygulamaları çok pahalı olan bu tür yakıt hücreleri üzerine bir çok şirket maliyetinin düşürülmesi ve işletim kolaylığının sağlanması için çalışmalar yapmaktadır.
2.2 Fosforik Asit Yakıt Hücreleri
Konsantre fosforik asidin kullanıldığı bu hücreler 160-220oC arasında çalışmaktadır. Düşük sıcaklıklar fosforik asidin iletkenliğinin az olmasından dolayı tercih edilmez.
2.3 Erimiş Karbonat Yakıt Hücreleri
Bu hücrelerde elektrolit olarak alkali karbonatların kombinasyonları kullanılır. Alkali karbonatların erimiş tuzlarının yüksek sıcaklıkta yüksek iletkenliklerinden dolayı çalışma sıcaklığı 600-700oC arasındadır. Bu hücre çeşidi Bölüm 3’te ayrıntılı olarak incelenmiştir.
2.4 Katı Oksit Yakıt Hücrelerİ
Bu hücrede kullanılan elektrolit katı metal oksittir. Uygulama sıcaklığı 650-1000oC arasındadır. Hücre üretiminin zor ve maliyetinin de oldukça yüksek olmasından dolayı ticari alanda en az gelişme gösteren yakıt hücreleridir.
2.5 Katı Polimer Yakıt Hücrelerİ
Bu hücrelerde kullanılan elektrolit iyon değiştirici bir membrandır. Bu membran iyi ir proton değiştiricidir. Bu hücrelerde bulunan tek sıvı sudur ve diğer hücrelere göre korozyon çok azdır. Elektrolit sızıntısı problemi de bulunmamaktadır. Düşük sıcaklıkta çalıştığından ulaşım araçları için uygun bir yakıt hücresi tipidir.
Tablo 2.1
Tablo 2.2
BÖLÜM 3
ERİMİŞ KARBONAT YAKIT HÜCRELERİ
Bu hücreler 600-650oC arasında çalışmakta olup yüksek verimliliklerinden dolayı diğer sistemler arasında çok önemli bir yer teşkil etmektedir.
Şekil 3.1
Şekil 3.1 de diğer hücre çeşitleri ve bunların karşılaştırılmaları görülmektedir. Erimiş karbonat yakıt hücresinde anotta;
H2 + CO3-2 H2O + CO2 + 2e-
CO + H2O CO2 + H2
Katotta;
½ O2 + CO2 + 2e- CO3-2
reaksiyonları gerçekleşmektedir.
Havanın içindeki oksijen ve karbondioksit hava elektrodu da denilen katoda beslenir. Burada karbonat (CO3-2) üretmek üzere bir dış devre ile sağlanan elektronlar oksijen ile reaksiyona girer. Oluşan CO3-2 yakıt elektrodu da denilen anota doğru hareket eder. Anota beslenen yakıt içindeki H2, CO3-2 ile reaksiyona girerek su oluşturur. Elektronlar katoda bir dış devre ile taşınır ve reaksiyonun tekrarlanmasıyla sürekli elektrik oluşumu sağlanır.
Değişik sıcaklık ve basınçta denge potansiyeli (E) ile standart potansiyel (Eo) arasındaki ilişki Nerst Denklemi ile ifade edilmektedir :
E = Eo + ln + ln
a: anot
k: katot
E: denge potansiyeli
Eo: standart potansiyel
P: gaz basıncı
R: gaz sabiti
T: sıcaklık
Erimiş karbonat yakıt hücresinin bileşimi ve ileşenlerin akış yönleri ayrıntılı olarak şekil 3.2 de görülmektedir.
Şekil 3.2
Erimiş karbonat yakıt hücreleri, yüksek sıcaklıkta çalışması ve elektrolitin yapısından dolayı diğer hücrelerden farklılık gösterir. Çalışılan yüksek sıcaklık, sistemin genel veriminin yüksek olmasında önemli bir etken olmaktadır. Kullanılan yakt çeşitlerine de büyük bir uyum göstermektedir.
Bu hücrelerde kullanılan katot partikülünde sayısı çok fazla ve çok küçük olan gözenekler bulunur. Böylelikle yüzey alanı kolayca ıslanabilir. Katotta Li2CO3 , Na2CO3 , K2CO3 gibi alkali karbonatlarla ve bunların belli oranlarda karışımlarıyla çalışmalar yapılmaktadır.
BÖLÜM 4
LİTERATÜR ARAŞTIRMASI
Buraya NiO nun yarattığı prob. Yaz. Giriş gibi
4.1 Ni-Cen Katotlar
Seryum ile sinterleme metodu uygulanarak birleştirilen Nikel oksit katotlardır. Deneysel prosedür şu şekilde gerçekleştirilmiştir:
Metalik nikel tozları 70oC de vakum altında kurutulur. 500oC sıcaklıkta 3 saat azot ile, sonra da yine aynı sıcaklıkta 1 saat indirgeyici gaz karışımı içinde tutulur. Sinterleme olayı bu gaz karışımı (N2:H2 , 25:1) içerisinde 2 adımda gerçekleşir. Bunlar sırasıyla katod formunun verilmesi ve sıkıştırmadır. CeO2 nin oluşumu sinterleme prosesine engel olduğu sürece operasyon sıcaklığı arttırılır. Bu yolla kütlece %0.3, 0.5, 1.0, 1.5, ve 5 lik CeO2 (Ni-Cen) katot numuneleri hazırlanır. Bu örneklerin korozif etkilerinin belirlenmesi için 80 CO2 / 20 O2 oksitleyici gaz karışımı altında 650 oC de 62 Li2CO3 / 38 K2CO3 ötektik erimiş karbonatına batırılarak etki incelenir.
Tablo 4.1 Numunelerin karakteristik incelenmesi
Micrometrics Pore sizer 9310 ile belirlenmiş numune porozitileri Tablo 1 de görülmektedir. Gözenek yüzdesine bakıldığında oksidasyon prosesinin nikel oksit örneğinin gözenek boyutunda azalışa sebep olduğu ve bu azalışın Seryum ihtiva eden örneklerde daha yavaş gerçekleştiği görülmektedir. Gözenekler homojen olup, ortalama çapa göre tutarlıdır.
SEM(ISI DS-130) ile katot numuneleri morfolojik olarak incelenmiş ve Ni katotlarla Ni-Cen tipi katotların aynı morfolojik özelliklere sahip olduğu görülmüştür.
Şekil 4.1
Nikel katotlarda korozyon önemli bir problem olduğu için, öncelikle Seryum ihtiva eden katotların korozif etkisi incelenmiştir. Bunun için 200 saat deney süresinde hazırlanan numuneler için Nikel çözünme hızları belirlenmiştir. Kütlece % 0.3-1 Seryum ihtiva edenlerde minimum çözünme hızı görülmüştür.
Şekil 4.2
Bunun yanında yüksek seryum ihtiva eden numunelerde de ayrılmış CeO2 partikülleri görülmüştür. Nikel oksit yüzey tabakaları Seryum ihtiva edenlere göre daha sıkı bir yapıdadır.
Nikel oksit katotlarda nikel çözünmesinin zamana göre hızı, korozyonun sabit şartlarda gerçekleşmediğini göstermektedir. Karbonatta alıkonma süresine bağlı olarak numune yüzeyini şartlarının değiştiği ve yüzeydeki değişimin de koroziviteye etki ettiği görülmektedir.[ ]
4.2 LC-NiO Katotlar
Bu bölümde Nikel oksidin PVA assisted sol-jel metodu kullanılarak LiCoO2 ile kaplanmasıyla LC-NiO katodunun oluşturulması ve u katodun özelliklerinin incelenmesi yeralmaktadır.
LC-NiO katodunun hazırlanması şekil 4.3 deki prosedüre göre yapılmaktadır.
Şekil 4.3
İlk olarak lityum asetat ( CH3COOLi.2H2O ) ve kobalt asetat ( Co(CH3COO)2.4H2O ) suda stokiometrik olarak çözdürülür. Polivinilalkolün (PVA) mekanik karıştırıcı ile deiyonize suda çözdürülmesiyle de diğer çözelti elde edilir. PVA nın toplam metal iyonlarına molar oranı 6 dır. PVA çözeltisi sabit olarak karıştırılırken metal asetat çözeltisinin de polimer çözeltisiyle çok iyi karıştırılması sağlanır. Bu sırada şeffaf kırmızı bir renk elde edilir. Karışım 80oC ye ısıtılır. Suyun buharlaşmasıyla çözelti daha da viskoz olur.
Gözenekli nikel katotlar da şu prosedüre göre hazırlanır:
Nikel levhalar tape-casting metoduna göre imal edilir ve indirgen atmosferde 700oC de 30 dakika sinterlenir.
Elde edilen gözenekli nikel elektrotlar viskoz Li/Co-PVA çözeltisine 24 saat batırılır. Sonra bu elektrotlar 120oC de 24 saat kurutulur ve 650 oC de 10 saat sinterlenir. Bu işlem 7-8 kez yapılarak nikel elektrotların maksimum miktarda Li/Co-PVA çözeltisiyle kaplanması sağlanır.
LC-NiO ve NiO katodunun çözünürlüğü Li2CO3 / K2CO3 (62/38 m/o) erimiş ötektiğinde ölçülmüştür.
Nikel katot ile LC-NiO katodunun gözenek-boyut ilşkisi şekil 4.4 te görülmektedir.
Şekil 4.4
Bu ilişki ve elektrodun porozitesi ölçümleri sonucunda elektrodun kaplamasının çok ince olduğu görülmüştür. Elektrot yapısının sadece 1 kez batırılmasıyla 450oC de LiNi1-yCoyO2 ye döndüğü görülmüştür. LiCoO2 nin oluşumu ısı aktarım süresinin uzamasıyla mümkün olmuş ve NiO katot üzerine LiCoO2 kaplanması 8 uygulama sonucu tam olarak yapılmıştır.
Hücrenin 300 saat çalışması sonucunda NiO katotlarla ortalama 0.80 V ; LC-NiO katotlarla ise ortalama 0.80 V elde edilmiştir.
LC-NiO katodun erimiş karbonat elektrolitindeki çözünürlüğü de 650oC de 300 saatten sonra NiO nun yarısı kadar olduğu görülmüştür.[ ]
4.3 LixCoO2 Katotlar
LixCoO2 den üretilen katotlarda, x parametre aralığı 0.8
Gözenek çapları 0.15-8 m; yüzey alanları 2-12 m2/g ve porozite %10-65 arasında tutulmuştur. İletkenlik ölçümleri 500-700 oC arasında havada yapılmıştır ve sonuç olarak stokiometrik bileşenin iletkenliğinin diğerlerine göre daha düşük olduğu görülmüştür. Elektronik iletkenlik ve numunenin porozitesi arasında lineer bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Erimiş karbonat içerisindeki çözünmüş kobalt konsantrasyonu yatışkın durumda 6 ppm olarak tespit edilmiştir. Katot performansının testi için gözenekli elektrot ile erimiş karbonat arayüzeyi incelenmiştir. Anot yada referans elektrot etkisinden kaçınmak için bilinen iki ayrı gözenekli katot ile bu çalışmalar yapılmıştır.
4.4 La0.8Sr0.2CoO3 Kaplanmış Nikel Katotlar
La0.8Sr0.2CoO3 ; lantanyum asetat, stronsyum asetat, kobalt esetat, sitrik asit ve etilen glikolün deiyonize suda sabit karıştırmalı olarak çözünmesiyle hazırlanır. PH 8-9 arasındadır.
Çözelti sıcak levha kullanılarak 80oC de 10 saat karıştırılır. Bu işlem sonrasında viskoz jel haline gelen çözelti içerisine belirlenen büyüklükte nikel elektrotlar batırılır ve havada 1 saat kurutulur. Düzgün bir kaplama olması için bu işlem birkaç defa tekrarlanır. Elektrotlar kuruduktan sonra 300-900oC arasında değişen sıcaklıklara ısıtılır. XRD ve SEM ile yüzey yapıları incelenir.
Şekil 4.5
Grafikten alınan sonuçlar doğrultusunda sinterlenmiş La0.8Sr0.2CoO3 kaplı nikel elektrotların katot olarak kullanılabilmesi için gerekli ve iyi bir gözenek yapısına sahip olduğu belirlenmiştir.
BÖLÜM 1
YAKIT HÜCRELERİ
BÖLÜM 2
YAKIT HÜCRESİ ÇEŞİTLERİ
Yakıt hücresi sistemleri çalışılan sıcaklık ve basınç aralığına göre çeşitlilik gösterir.(yüksek, normal, düşük) Aynı zamanda kullandıkları yakıt ve/veya oksidantlara göre de
• Gaz yakıt kulananlar (hidrojen, amonyak, hava ve oksijen)
• Sıvı yakıt kullananlar (alkoller, hidrazin, hidrokaronlar)
• Katı yakıt kullananlar (kömür, hidratlar)
olmak üzere çeşitlilik gösterir.
Genel ve basit olarak yakıt hücresi sistemleri yukarıdaki farklılıklarından dolayı değil, kullandıkları elektrolit çeşidine göre sınıflandırılırlar:
• Alkali yakıt hücreleri
• Fosforik asit yakıt hücreleri
• Erimiş karbonat yakıt hücreleri
• Katı oksit yakıt hücreleri
• Katı polimer yakıt hücreleri
2.1 Alkali Yakıt Hücreleri
Düşük sıcaklık aralığında çalışan bu hücrelerde elektrolit olarak konsantre (35-50 wt-%) potasyum hidroksit (KOH), yakıt kaynağı olarak saf H2 kullanılmaktadır. Ticari uygulamaları çok pahalı olan bu tür yakıt hücreleri üzerine bir çok şirket maliyetinin düşürülmesi ve işletim kolaylığının sağlanması için çalışmalar yapmaktadır.
2.2 Fosforik Asit Yakıt Hücreleri
Konsantre fosforik asidin kullanıldığı bu hücreler 160-220oC arasında çalışmaktadır. Düşük sıcaklıklar fosforik asidin iletkenliğinin az olmasından dolayı tercih edilmez.
2.3 Erimiş Karbonat Yakıt Hücreleri
Bu hücrelerde elektrolit olarak alkali karbonatların kombinasyonları kullanılır. Alkali karbonatların erimiş tuzlarının yüksek sıcaklıkta yüksek iletkenliklerinden dolayı çalışma sıcaklığı 600-700oC arasındadır. Bu hücre çeşidi Bölüm 3’te ayrıntılı olarak incelenmiştir.
2.4 Katı Oksit Yakıt Hücrelerİ
Bu hücrede kullanılan elektrolit katı metal oksittir. Uygulama sıcaklığı 650-1000oC arasındadır. Hücre üretiminin zor ve maliyetinin de oldukça yüksek olmasından dolayı ticari alanda en az gelişme gösteren yakıt hücreleridir.
2.5 Katı Polimer Yakıt Hücrelerİ
Bu hücrelerde kullanılan elektrolit iyon değiştirici bir membrandır. Bu membran iyi ir proton değiştiricidir. Bu hücrelerde bulunan tek sıvı sudur ve diğer hücrelere göre korozyon çok azdır. Elektrolit sızıntısı problemi de bulunmamaktadır. Düşük sıcaklıkta çalıştığından ulaşım araçları için uygun bir yakıt hücresi tipidir.
Tablo 2.1
Tablo 2.2
BÖLÜM 3
ERİMİŞ KARBONAT YAKIT HÜCRELERİ
Bu hücreler 600-650oC arasında çalışmakta olup yüksek verimliliklerinden dolayı diğer sistemler arasında çok önemli bir yer teşkil etmektedir.
Şekil 3.1
Şekil 3.1 de diğer hücre çeşitleri ve bunların karşılaştırılmaları görülmektedir. Erimiş karbonat yakıt hücresinde anotta;
H2 + CO3-2 H2O + CO2 + 2e-
CO + H2O CO2 + H2
Katotta;
½ O2 + CO2 + 2e- CO3-2
reaksiyonları gerçekleşmektedir.
Havanın içindeki oksijen ve karbondioksit hava elektrodu da denilen katoda beslenir. Burada karbonat (CO3-2) üretmek üzere bir dış devre ile sağlanan elektronlar oksijen ile reaksiyona girer. Oluşan CO3-2 yakıt elektrodu da denilen anota doğru hareket eder. Anota beslenen yakıt içindeki H2, CO3-2 ile reaksiyona girerek su oluşturur. Elektronlar katoda bir dış devre ile taşınır ve reaksiyonun tekrarlanmasıyla sürekli elektrik oluşumu sağlanır.
Değişik sıcaklık ve basınçta denge potansiyeli (E) ile standart potansiyel (Eo) arasındaki ilişki Nerst Denklemi ile ifade edilmektedir :
E = Eo + ln + ln
a: anot
k: katot
E: denge potansiyeli
Eo: standart potansiyel
P: gaz basıncı
R: gaz sabiti
T: sıcaklık
Erimiş karbonat yakıt hücresinin bileşimi ve ileşenlerin akış yönleri ayrıntılı olarak şekil 3.2 de görülmektedir.
Şekil 3.2
Erimiş karbonat yakıt hücreleri, yüksek sıcaklıkta çalışması ve elektrolitin yapısından dolayı diğer hücrelerden farklılık gösterir. Çalışılan yüksek sıcaklık, sistemin genel veriminin yüksek olmasında önemli bir etken olmaktadır. Kullanılan yakt çeşitlerine de büyük bir uyum göstermektedir.
Bu hücrelerde kullanılan katot partikülünde sayısı çok fazla ve çok küçük olan gözenekler bulunur. Böylelikle yüzey alanı kolayca ıslanabilir. Katotta Li2CO3 , Na2CO3 , K2CO3 gibi alkali karbonatlarla ve bunların belli oranlarda karışımlarıyla çalışmalar yapılmaktadır.
BÖLÜM 4
LİTERATÜR ARAŞTIRMASI
Buraya NiO nun yarattığı prob. Yaz. Giriş gibi
4.1 Ni-Cen Katotlar
Seryum ile sinterleme metodu uygulanarak birleştirilen Nikel oksit katotlardır. Deneysel prosedür şu şekilde gerçekleştirilmiştir:
Metalik nikel tozları 70oC de vakum altında kurutulur. 500oC sıcaklıkta 3 saat azot ile, sonra da yine aynı sıcaklıkta 1 saat indirgeyici gaz karışımı içinde tutulur. Sinterleme olayı bu gaz karışımı (N2:H2 , 25:1) içerisinde 2 adımda gerçekleşir. Bunlar sırasıyla katod formunun verilmesi ve sıkıştırmadır. CeO2 nin oluşumu sinterleme prosesine engel olduğu sürece operasyon sıcaklığı arttırılır. Bu yolla kütlece %0.3, 0.5, 1.0, 1.5, ve 5 lik CeO2 (Ni-Cen) katot numuneleri hazırlanır. Bu örneklerin korozif etkilerinin belirlenmesi için 80 CO2 / 20 O2 oksitleyici gaz karışımı altında 650 oC de 62 Li2CO3 / 38 K2CO3 ötektik erimiş karbonatına batırılarak etki incelenir.
Tablo 4.1 Numunelerin karakteristik incelenmesi
Micrometrics Pore sizer 9310 ile belirlenmiş numune porozitileri Tablo 1 de görülmektedir. Gözenek yüzdesine bakıldığında oksidasyon prosesinin nikel oksit örneğinin gözenek boyutunda azalışa sebep olduğu ve bu azalışın Seryum ihtiva eden örneklerde daha yavaş gerçekleştiği görülmektedir. Gözenekler homojen olup, ortalama çapa göre tutarlıdır.
SEM(ISI DS-130) ile katot numuneleri morfolojik olarak incelenmiş ve Ni katotlarla Ni-Cen tipi katotların aynı morfolojik özelliklere sahip olduğu görülmüştür.
Şekil 4.1
Nikel katotlarda korozyon önemli bir problem olduğu için, öncelikle Seryum ihtiva eden katotların korozif etkisi incelenmiştir. Bunun için 200 saat deney süresinde hazırlanan numuneler için Nikel çözünme hızları belirlenmiştir. Kütlece % 0.3-1 Seryum ihtiva edenlerde minimum çözünme hızı görülmüştür.
Şekil 4.2
Bunun yanında yüksek seryum ihtiva eden numunelerde de ayrılmış CeO2 partikülleri görülmüştür. Nikel oksit yüzey tabakaları Seryum ihtiva edenlere göre daha sıkı bir yapıdadır.
Nikel oksit katotlarda nikel çözünmesinin zamana göre hızı, korozyonun sabit şartlarda gerçekleşmediğini göstermektedir. Karbonatta alıkonma süresine bağlı olarak numune yüzeyini şartlarının değiştiği ve yüzeydeki değişimin de koroziviteye etki ettiği görülmektedir.[ ]
4.2 LC-NiO Katotlar
Bu bölümde Nikel oksidin PVA assisted sol-jel metodu kullanılarak LiCoO2 ile kaplanmasıyla LC-NiO katodunun oluşturulması ve u katodun özelliklerinin incelenmesi yeralmaktadır.
LC-NiO katodunun hazırlanması şekil 4.3 deki prosedüre göre yapılmaktadır.
Şekil 4.3
İlk olarak lityum asetat ( CH3COOLi.2H2O ) ve kobalt asetat ( Co(CH3COO)2.4H2O ) suda stokiometrik olarak çözdürülür. Polivinilalkolün (PVA) mekanik karıştırıcı ile deiyonize suda çözdürülmesiyle de diğer çözelti elde edilir. PVA nın toplam metal iyonlarına molar oranı 6 dır. PVA çözeltisi sabit olarak karıştırılırken metal asetat çözeltisinin de polimer çözeltisiyle çok iyi karıştırılması sağlanır. Bu sırada şeffaf kırmızı bir renk elde edilir. Karışım 80oC ye ısıtılır. Suyun buharlaşmasıyla çözelti daha da viskoz olur.
Gözenekli nikel katotlar da şu prosedüre göre hazırlanır:
Nikel levhalar tape-casting metoduna göre imal edilir ve indirgen atmosferde 700oC de 30 dakika sinterlenir.
Elde edilen gözenekli nikel elektrotlar viskoz Li/Co-PVA çözeltisine 24 saat batırılır. Sonra bu elektrotlar 120oC de 24 saat kurutulur ve 650 oC de 10 saat sinterlenir. Bu işlem 7-8 kez yapılarak nikel elektrotların maksimum miktarda Li/Co-PVA çözeltisiyle kaplanması sağlanır.
LC-NiO ve NiO katodunun çözünürlüğü Li2CO3 / K2CO3 (62/38 m/o) erimiş ötektiğinde ölçülmüştür.
Nikel katot ile LC-NiO katodunun gözenek-boyut ilşkisi şekil 4.4 te görülmektedir.
Şekil 4.4
Bu ilişki ve elektrodun porozitesi ölçümleri sonucunda elektrodun kaplamasının çok ince olduğu görülmüştür. Elektrot yapısının sadece 1 kez batırılmasıyla 450oC de LiNi1-yCoyO2 ye döndüğü görülmüştür. LiCoO2 nin oluşumu ısı aktarım süresinin uzamasıyla mümkün olmuş ve NiO katot üzerine LiCoO2 kaplanması 8 uygulama sonucu tam olarak yapılmıştır.
Hücrenin 300 saat çalışması sonucunda NiO katotlarla ortalama 0.80 V ; LC-NiO katotlarla ise ortalama 0.80 V elde edilmiştir.
LC-NiO katodun erimiş karbonat elektrolitindeki çözünürlüğü de 650oC de 300 saatten sonra NiO nun yarısı kadar olduğu görülmüştür.[ ]
4.3 LixCoO2 Katotlar
LixCoO2 den üretilen katotlarda, x parametre aralığı 0.8
Gözenek çapları 0.15-8 m; yüzey alanları 2-12 m2/g ve porozite %10-65 arasında tutulmuştur. İletkenlik ölçümleri 500-700 oC arasında havada yapılmıştır ve sonuç olarak stokiometrik bileşenin iletkenliğinin diğerlerine göre daha düşük olduğu görülmüştür. Elektronik iletkenlik ve numunenin porozitesi arasında lineer bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Erimiş karbonat içerisindeki çözünmüş kobalt konsantrasyonu yatışkın durumda 6 ppm olarak tespit edilmiştir. Katot performansının testi için gözenekli elektrot ile erimiş karbonat arayüzeyi incelenmiştir. Anot yada referans elektrot etkisinden kaçınmak için bilinen iki ayrı gözenekli katot ile bu çalışmalar yapılmıştır.
4.4 La0.8Sr0.2CoO3 Kaplanmış Nikel Katotlar
La0.8Sr0.2CoO3 ; lantanyum asetat, stronsyum asetat, kobalt esetat, sitrik asit ve etilen glikolün deiyonize suda sabit karıştırmalı olarak çözünmesiyle hazırlanır. PH 8-9 arasındadır.
Çözelti sıcak levha kullanılarak 80oC de 10 saat karıştırılır. Bu işlem sonrasında viskoz jel haline gelen çözelti içerisine belirlenen büyüklükte nikel elektrotlar batırılır ve havada 1 saat kurutulur. Düzgün bir kaplama olması için bu işlem birkaç defa tekrarlanır. Elektrotlar kuruduktan sonra 300-900oC arasında değişen sıcaklıklara ısıtılır. XRD ve SEM ile yüzey yapıları incelenir.
Şekil 4.5
Grafikten alınan sonuçlar doğrultusunda sinterlenmiş La0.8Sr0.2CoO3 kaplı nikel elektrotların katot olarak kullanılabilmesi için gerekli ve iyi bir gözenek yapısına sahip olduğu belirlenmiştir.
Yanardağlar
Yanardağlar
Yanardağlar, yeraltındaki ergimiş kayaların, kaya parçacıklarının ve gazların yerkabuğundaki açıklıklardan püskürdüğü oluşumlardır. Art arda olan püskürmeler sonucunda maddelerin üst üste yığılmasıyla ortaya çıkan yükseltiler de aynı biçimde adlandırılır. Yüzeye çıkan ergimiş durumdaki maddeler zamanla katılaşarak volkanik kayaları oluşturur. Depremler gibi yanardağların da çoğu levha sınırlarına yakın yerlerde bulunur. Öte yandan, nasıl ki levha sınırlarına uzak yerlerde zaman zaman deprem oluyorsa, bazı yanardağlar da levhaların iç bölümlerinde bulunur.
Magma
Magma, ergimiş durumdaki değişik mineraller ve bazı mineral kristallerden oluşan lapa benzeri, yoğun bir sıvıdır. Kıvamı, su ve buz kristalleri içeren yarı erimiş durumdaki kar gibidir. Magmada ayrıca su ve sıvı haldeki gazlar bulunur. Bilim adamları, magmanın büyük çoğunluğunun astenosferde bulunmakla birlikte bir bölümünün de alt mantonun bazı bölgelerinden geldiğini düşünüyorlar.
Yanardağ püskürmeleri
Magmanın yerkabuğundan yükselerek yüzeye çıkmasına yanardağ püskürmesi adı verilir. Bir yanardağ, magmanın ilk kez yeryüzüne çıkmasıyla oluşur. Yanardağ bir kez oluştuktan sonra yeraltından magma geldiği sürece püskürmeler devam eder. İki püskürme arasında onlarca, yüzlerce hatta binlerce yıl geçebilir.
Astenosferdeki magma, ancak yeterince büyük bir ‘kabarcık’ oluşturacak biçimde biriktiği zaman litosfere doğru yükselir. Magmanın yükselmesine yol açan süreç, bozuk bir musluktan suyun damlamasına benzer. Bozuk bir muslukta su sürekli biçimde birikir fakat damla halinde düşmesi ancak yeterli ağırlığa ulaşması ile gerçekleşir. Magma da yeraltında yeterli ölçüde biriktiğinde ve yoğunluğu çevresindeki kaya kütlelerinden daha düşük olduğunda yukarı doğru çıkmaya başlar. Çoğu yanardağın altında magmanın biriktiği bir magma odası vardır. Püskürme sırasında yüzeye çıkan magma lav adını alır.
Volkanik adalar
Bir yanardağ, deniz tabakasındaki bir yayılma sırtında, dalma-batma bölgesinde ya da sıcak noktada oluştuğunda, su yüzeyini aşacak yüksekliğe erişmesi durumunda tepesi bir ada oluşturur.
Yanardağlar, deniz dibinde püskürdüklerinde, üzerlerindeki suyun basıncı magmanın patlayarak çıkmasını engeller. Lavın soğuk suyla temas etmesiyle yüzeyi katılaşır ve bir kabuk oluşur. Ancak içi, uzun bir süre sıvı durumunu ve sıcaklığını korur. Lav, zamanla tümüyle katılaşarak yastık lavları adı verilen balona benzer kütleler oluşturur. Çok sayıda püskürme sonucunda oluşan katılaşmış yastık lav katmanları, sualtı yanardağlarının yamaçlarını oluşturur. Bu tür bir yanardağın yüksekliği denizin yüzeyine çok yaklaştığı zaman, su basıncının etkisi hemen tümüyle ortadan kalkar ve volkanik gazlar patlamalarla açığa çıkar. Yine aynı biçimde, deniz dibindeki basıncın suyun kaynamasını engellemesine karşılık, yüzeye yaklaştıkça basınç azaldığından, yanardağdan çıkan kızgın lavlar deniz suyunun kaynamasına ve büyük buhar bulutlarının gökyüzüne yükselmesine neden olur.
Yanardağın üst bölümünün deniz yüzeyi üstünde kalacak yüksekliğe erişmesi durumunda volkanik bir ada oluşmaya başlar. Birbirini izleyen püskürmeler sonucunda yanardağ ağzının çevresinde biriken lav ve kül yığınları adanın giderek büyümesine yol açar.
Etkin, Uyuyan ve Sönmüş Yanardağlar
Yanardağbilimciler, yanardağları sınıflandırırken, en son ne zaman püskürdüklerini ve tekrar püskürme olasılıkları bulunup bulunmadığını göz önünde bulundururlar. Etkin, uyuyan ve sönmüş ifadeleri çok uzun yıllar boyunca yanardağların tanımlanmasında kullanıldı. Ancak yanardağbilimciler, son yıllarda etkin ve sönmüş ifadelerinin anlamlarını yeniden tanımladılar.
Son 10.000 yıl içerisinde patlamış olan yanardağlar Etkin; herhangi bir etkinlik göstermemesine karşılık günün birinde yeniden püskürme olasılığı olan yanardağlar Uyuyan; son 10.000 yıl içerisinde hiçbir etkinlik göstermemiş olan yanardağlar Sönmüş yanardağ olarak adlandırılmaktadır.
Yanardağlar, yeraltındaki ergimiş kayaların, kaya parçacıklarının ve gazların yerkabuğundaki açıklıklardan püskürdüğü oluşumlardır. Art arda olan püskürmeler sonucunda maddelerin üst üste yığılmasıyla ortaya çıkan yükseltiler de aynı biçimde adlandırılır. Yüzeye çıkan ergimiş durumdaki maddeler zamanla katılaşarak volkanik kayaları oluşturur. Depremler gibi yanardağların da çoğu levha sınırlarına yakın yerlerde bulunur. Öte yandan, nasıl ki levha sınırlarına uzak yerlerde zaman zaman deprem oluyorsa, bazı yanardağlar da levhaların iç bölümlerinde bulunur.
Magma
Magma, ergimiş durumdaki değişik mineraller ve bazı mineral kristallerden oluşan lapa benzeri, yoğun bir sıvıdır. Kıvamı, su ve buz kristalleri içeren yarı erimiş durumdaki kar gibidir. Magmada ayrıca su ve sıvı haldeki gazlar bulunur. Bilim adamları, magmanın büyük çoğunluğunun astenosferde bulunmakla birlikte bir bölümünün de alt mantonun bazı bölgelerinden geldiğini düşünüyorlar.
Yanardağ püskürmeleri
Magmanın yerkabuğundan yükselerek yüzeye çıkmasına yanardağ püskürmesi adı verilir. Bir yanardağ, magmanın ilk kez yeryüzüne çıkmasıyla oluşur. Yanardağ bir kez oluştuktan sonra yeraltından magma geldiği sürece püskürmeler devam eder. İki püskürme arasında onlarca, yüzlerce hatta binlerce yıl geçebilir.
Astenosferdeki magma, ancak yeterince büyük bir ‘kabarcık’ oluşturacak biçimde biriktiği zaman litosfere doğru yükselir. Magmanın yükselmesine yol açan süreç, bozuk bir musluktan suyun damlamasına benzer. Bozuk bir muslukta su sürekli biçimde birikir fakat damla halinde düşmesi ancak yeterli ağırlığa ulaşması ile gerçekleşir. Magma da yeraltında yeterli ölçüde biriktiğinde ve yoğunluğu çevresindeki kaya kütlelerinden daha düşük olduğunda yukarı doğru çıkmaya başlar. Çoğu yanardağın altında magmanın biriktiği bir magma odası vardır. Püskürme sırasında yüzeye çıkan magma lav adını alır.
Volkanik adalar
Bir yanardağ, deniz tabakasındaki bir yayılma sırtında, dalma-batma bölgesinde ya da sıcak noktada oluştuğunda, su yüzeyini aşacak yüksekliğe erişmesi durumunda tepesi bir ada oluşturur.
Yanardağlar, deniz dibinde püskürdüklerinde, üzerlerindeki suyun basıncı magmanın patlayarak çıkmasını engeller. Lavın soğuk suyla temas etmesiyle yüzeyi katılaşır ve bir kabuk oluşur. Ancak içi, uzun bir süre sıvı durumunu ve sıcaklığını korur. Lav, zamanla tümüyle katılaşarak yastık lavları adı verilen balona benzer kütleler oluşturur. Çok sayıda püskürme sonucunda oluşan katılaşmış yastık lav katmanları, sualtı yanardağlarının yamaçlarını oluşturur. Bu tür bir yanardağın yüksekliği denizin yüzeyine çok yaklaştığı zaman, su basıncının etkisi hemen tümüyle ortadan kalkar ve volkanik gazlar patlamalarla açığa çıkar. Yine aynı biçimde, deniz dibindeki basıncın suyun kaynamasını engellemesine karşılık, yüzeye yaklaştıkça basınç azaldığından, yanardağdan çıkan kızgın lavlar deniz suyunun kaynamasına ve büyük buhar bulutlarının gökyüzüne yükselmesine neden olur.
Yanardağın üst bölümünün deniz yüzeyi üstünde kalacak yüksekliğe erişmesi durumunda volkanik bir ada oluşmaya başlar. Birbirini izleyen püskürmeler sonucunda yanardağ ağzının çevresinde biriken lav ve kül yığınları adanın giderek büyümesine yol açar.
Etkin, Uyuyan ve Sönmüş Yanardağlar
Yanardağbilimciler, yanardağları sınıflandırırken, en son ne zaman püskürdüklerini ve tekrar püskürme olasılıkları bulunup bulunmadığını göz önünde bulundururlar. Etkin, uyuyan ve sönmüş ifadeleri çok uzun yıllar boyunca yanardağların tanımlanmasında kullanıldı. Ancak yanardağbilimciler, son yıllarda etkin ve sönmüş ifadelerinin anlamlarını yeniden tanımladılar.
Son 10.000 yıl içerisinde patlamış olan yanardağlar Etkin; herhangi bir etkinlik göstermemesine karşılık günün birinde yeniden püskürme olasılığı olan yanardağlar Uyuyan; son 10.000 yıl içerisinde hiçbir etkinlik göstermemiş olan yanardağlar Sönmüş yanardağ olarak adlandırılmaktadır.
Yanık Yardımı
Yanık Yardımı
Her yıl iki milyondan fazla tedavi gerektiren yanık yaralanmaları olmaktadır. En azından yılda 6000 kişi yanık ile alakalı yaralanmalardan dolayı ölmektedir.
Yanık sınıflandırmaları :
1.nci Derece/Sathi
Derinin üst katı yanmıştır. Deri kızarır ve kabarcıklar oluşur.
2.nci Derece/Kısmi
Derinin üst katları yanmıştır. Deri kızarır ve kabarcıklar oluşur. Genellikle bu yanık ağrılıdır.
3.ncü Derece/Tam
Alt tabakalarla (yağ,kas,kemik, ve sinirler) birlikte tüm deri tabakası yanmıştır. Bu tür yanıklar oldukça ağrılı olabileceği gibi, sinirlerin ölmesinden dolayı ağrısız da olabilir.
Elektrik Yanması
Elektrik yanması altta bulunan dokuları fena şekilde hasar verebilir. Elektrik yanıklarında hasta iki tane yara izine sahip olabilir (giriş ve çıkış) Elektrik yanığı olan hastanın yanına elektriğin kesilip emniyetli bir ortam olmadan asla gitmeyin.
Elektrik yanığı olan hastaya genel ilk yardım:
1. Elektriği kesin
2. Nefes almayı, dolaşımı kontrol edin, gerekli cardiac yardımını yapın (eğer gerekli ise)
3. Gerekmiyorsa hastayı kımıldatmayınız ( Elektrik yanmalarında omurilik yaralanması olabilir)
4. Yanığı kuru steril gazlı bez ile kapatın
5. Tıbbi yardım çağırın
Kimyasal Yanık
Deri ile teması halinde yanık yapacak pek çok kimyasal
madde vardır. Kimyasal yanıklar acil yardım gerektirir!
Kimyasal madde yanığı olan hastaya genel ilk yardım:
• Akan suyla kimyasal madde bulaşan yeri yıkayın. Hafifçe akan bir su ile en az 20 dakika yıkayın. Sert basınçlı akan sudan kaçının. Yıkama sırasında kimyasal bulaşan elbiseyi ve takıları çıkarın.
• ACİL AMBULANS SERVİSİ (112) ile ve/veya zehirlenme merkezi ile temas kurun
• Geç reaksiyon durumu için hastayı izleyin
• Göze bulaşmışsa- gözü aşağı doğru yıkayın
Duman Yutulması
Duman nefes borusunu rahatsız edebilir veya zarar verebilir. Duman gözlere rahatsızlık verebilir. Yapılacak ilk öncelikli yardım:
1. Hastayı emniyetli bir alana götürün
2. Nefes almayı ve dolaşımı kontrol edin/gerekli yardımı yapın
3. Hastayı yarım oturtma veya dayandırma pozisyonuna getirin.
4. ACİL AMBULANS SERVİSİ (112)'yi arayın
Isı Yanıklarında (Alev, aşırı ısı, radyasyon veya güneş yanığı) İlk Yardım
1.nci derece yanık
2.nci derece yanık 3.ncü derece yanık
A. Yanan kısmı soğutun.
Soğuk suya daldırın veya soğuk bez koyun
A. Yanan kısmı soğutun.
Soğuk suya daldırın veya soğuk bez koyun
A. Derhal AAS (112)’yi arayın. (Su Uygulaması Yapmayın)
B. Temiz kuru bir bezle kapatın
B. Temiz kuru bir bezle kapatın
B. Temiz kuru bir bezle kapatın
C. Yanık yerini kalp seviyesinin üzerine kaldırın C. Yanık yerini kalp seviyesinin üzerine kaldırın C. Yanık yerini kalp seviyesinin üzerine kaldırın
D. Şoka karşı koruyun (gerekiyorsa) D. Şoka karşı koruyun (gerekiyorsa) D. Şoka karşı koruyun
Bazı Vücut Yaralanmaları ve Bakımı
Karından Yaralanma
Her zaman iç yaralanmadan ve iç kanamadan şüphelenin. ACİL AMBULANS SERVİSİ (112)'yi arayın şoka karşı koruyun. Dışarı çıkan organlara dokunmayın! Tekrardan onlara içeri itmeye kalkmayın. Her zaman nemli bir bezle kapatın. ACİL AMBULANS SERVİSİ (112) gelene kadar nemli tutun.
Göz Yaralanması
Göz yaralanması tam bir tıbbi yardım gerektirir.
1. Göze giren cisim - cismin çevresinden küçük yastıkçıklar ile gözü koruyun. Çevresine kağıt bir bardak veya huni koyup oynamasını engelleyin. Hasar görmeyen gözü kapatıp hasarlı gözün oynamasını engelleyin.TIBBİ YARDIM İSTEYİN!
2. Gözde kesik veya çarpma - her iki gözü de kapatın ve TIBBİ YARDIM İSTEYİN!
3. Gözde kimyasal madde - Derhal gözü ılık suyla yıkayın. Gözü yıkarken iyice yıkanması için mümkün olduğu kadar gözü açıp kapatın. Eğer sadece bir göz etkilenmişse, bulaşan gözü aşağı doğru yıkayın.
Kabarcık bakımı:
Kabarcığı patlatmayın. Patlamayan bir kabarcığı, gazlı bir bezde açacağınız bir kaç delikten sonra kabarcığın üzerine bantlayın. Eğer uygunsa, açık kabarcık üzerine antibiyotik krem koyup kaplayın.
Göğüs Yarası :
Açık Göğüs Yarası
Giren bir cisim neticesinde olur. Cismi çıkarmayınız. Kımıldamaması için cismin etrafından bandajlayın. Hastayı kımıldatmayın. Derhal ACİL AMBULANS SERVİSİ (112)yi arayın.
İçeride cisim olmayan açık yara için - dışarıdan havanın göğüsteki delikten içeri girmemesi için yarayı kapatın. Açık yerin üzerine evde kullanılan plastik sargı folyosü ile bir kaç kez sarın. Bir kenarı bantlamadan bırakın. Bu havanın göğüste sıkışıp kalmasını engelleyecektir. Derhal ACİL AMBULANS SERVİSİ (112)'yi arayın!
Kapalı Göğüs Yarası
Göğüs bölgesine yapılan vurmadan dolayı olur. Hastanın yaralı bölgede bir yastık tutmasını sağlayın. Şok sinyallerini izleyin iç kanama olabilir. TIBBİ YARDIM İSTEYİN!
Diş Yaralanmaları:
Aşağıdaki ilk yardım tavsiyeleri diş yaralanmalarında geçici çözüm olabilir, fakat diş de olan aşırı ağrı ve hasar neticesinde diş doktorunuzla temas kurmanız tavsiye olunur.
Diş ağrısı
Ilık suyla ağzı yıkayın. Diş eti çevresinde rahatsızlık verebilecek her hangi bir kırıntıyı temizleyin. Diş üzerine aspirin koymayın. Bir parça pamuk üzerine hafifçe cloves yağı emdirip dişin üzerine koyun.
Yerinden Çıkmış Diş
Kırık diş süt dolu bir kaba konulmalı ve bir dişçiye gidilmelidir. Bu sadece kırılan dişin 30 dakika içinde yerine takılması durumunda geçerlidir. Eğer 30 dakikada dişçiye gidemezseniz, dişi soğuk suyla yıkayın, ve yuvasına yerleştirin, sonra mümkün olduğu kadar çabuk dişçiye ulaşın.
Kırık Diş
Anında yardım gerekir. Dişin kalan kısmını ve çevresini temizleyin ve diş doktoruna gidin.
Burun Kanaması
1. Hastayı oturma pozisyonuna getirin.
2. Kafayı hafifçe öne eğik tutun
3. Her iki burun deliğini de yaklaşık 5 dakika sıkın
4. Eğer kanama durmazsa, burun deliklerini sıkmaya
devam edin ve tıbbi yardım isteyin.
Zehir Danışma Merkezi
Cemal Gürsel Cad. No: 18 Sıhhiye, 06100 Ankara
Ücretsiz telefonlar: 0 800 314 7900 - 4 hat.
Ücretli telefonlar: 0 312 433 7001 ve 0 312 435 5680/1292
Fax: 0 312 433 7000
e-mail:zehir@saglik.gov.tr
Merkez, 1986 yılında 1.5 yıllık bir hazırlık çalışmasından sonra 23 Mart 1988 tarihinde 24 saat çalışmaya başlamıştır. Merkezde şu anda 12 doktor 2 eczacı görev yapmaktadır. Türkiye'nin her yerinden ücretsiz aranabilen telefonları ile Zehir Danışma Merkezinde, yılda 365 gün ve günde 24 saat sürekli olarak hizmet verilmektedir.
Zehir Danışma Merkezinin Etkinlik Alanları:
1- Hastane ve sağlık kuruluşlarındaki doktorlara ve halka her türlü kimyasal madde, pestisit, ilaç ile oluşabilecek zehirlenmeler konusunda bilgi vermek,
2- Zehirlenme vakalarını kaydedip, değerlendirerek saklamak,
3- Fazla görülen zehirlenme vakalarını tespit edip, önleyici çalışmalar yapmak,
4- Kimyasal maddelerin zararlı etkileri hakkında, kurumlara, başvuru halinde yazılı bilgi vermek,
5- Halkı zehirlenmeler konusunda bilinçlendirmek amacıyla çesitli broşürler hazırlamak,
6- Yurt dışındaki zehirlenme merkezleri ile sürekli bilgi alış verişi yapmaktır.
7-OECD,IPCS,UNEP,OPCW gibi Uluslararası kuruluşlarla zehirlenmeler,toksik maddeler ve kimyasal ajanları ilgilendirilen konularda kooardinasyonu sağlamak,toplantılara katılmak ve toplantılara ev sahipliği yapmak.
8-Başvurulan vakalara göre Türkiye'nin zehirlenmelerle ilgili istatistikleri çıkartıp bu yönde yayınlar yapmak.
9-En son çıkan yayınları takip ederek zehir danışma merkezinin enformasyon sağlama özelliğini güncel tutmak.
Merkezimiz, IPCS (International Program on Chemical Safety) nin gelişmekte olan ülkeler için hazırladığı bilgisayar programı INTOX Projesi çalışmalarına pilot merkez olarak katılmaktadır.
Laboratuvar Hizmetleri:
Zehir Danışma Merkezi çalışmalarını tamamlayıcı olarak laboratuvar hizmetleri de verilmektedir. Analitik Toksikoloji laboratuvarında 1 eczacı ve 2 kimya mühendisi çalışmakta, bu hizmet de 24 saat verilmektedir.
Biyolojik materyalde, örneğin kan, idrar, kusmuk numunelerinde her türlü ilaç ve pestisitin analizi yapılmaktadır. Ayrıca, evlerde ve halk sağlığında kullanılan pestisitlerin formülasyon ve pestisit kalıntı analizlerini yapan laboratuvarlar da mevcuttur.
ZEHİRLENME ANINDA YAPILACAK PRATİK VE HAYAT KURTARICI BİLGİLER
1) Panik yok !
2) Zehirlenen kişiyi ve zehirli maddenin kutusunu telefonun yanına getir.
3) Zehir Danışma Merkezini derhal ara: 0 800 314 7900
4) Verilen talimatı aynen uygulayınız..
Telefon edemediyseniz ve 15 DAKİKA GEÇTİYSE
* AĞIZ yolu ile zehirlenmişse:Şuuru kapalıysa ağızdan birşey vermeyiniz!..
*NEFES yolu ile zehirlenmişse: Temiz havaya çıkarınız, dumandan uzaklaştırınız, biliyorsanız suni tenefüs yaptırınız..
*DERİ yolu ile zehirlenmişse: Bulaşmış çamaşırları çıkartınız, deriyi temiz su ve sabun ile yıkayınız,
*GÖZ 'e sıçradıysa: Temiz su ile bol bol yıka..
* Kendinizi korumayı ihmal etmeyin.
Bunlara Çok Dikkat Ediniz
1) Herzaman; Zehir Danışma telefonunu kolay yerde bulundurunuz,
2) Evdeki bütün zehirli maddelerin kilitli yerlerde veya çocukların ulaşamıyacağı yerlerde saklayınız,
3) Çocuğu yalnız başına bırakmayınız,
4) Zehirli maddeleri gıda kaplarına koymayın örnek: Cola şişesine gaz yağı koymayınız,
5) Çocukların yanında ilaçlara şeker demeyiniz,
6) Bilmiyorsanız evde konserve yapmayı denemeyiniz, üstü şişmiş konserve almayınız,
7) Doğadaki mantarları kesinlikle yemeyiniz,
8) Zehir Danışmayı acil durum dışında da sorularınız için arayabilirsiniz,
9) Son kullanma tarihi geçmiş hiçbir gıda maddesini almayınız,
10) Çocuklar sizi taklit eder, önlerinde ilaç içmeyiniz.
Konserve ile Zehirlenmeler
1-Son kullanma tarihlerine bakmadan konserve almayınız,
2-Evde konserve yapmak için; yapılış tekniğini mutlaka tam öğreniniz veya vazgeçiniz ! (çünkü botulizm tehlikesi vardır),
3-Üstü şişkin, son kullanma tarihi geçmiş konserveleri kesinlikle almayınız ve yemeyiniz,
4-Eğer zehirlendiğinizi düşünüyorsanız hemen arayınız: 0 800 314 7900
Mantar ile Zehirlenmeler
1- Doğadan toplanmış mantarları kesinlikle yemeyiniz,
2- Kültür mantarı olarak bilinen bakkaldan, marketten alınan mantarlar rahatlıkla yenilebilir,
3-Eğer zehirlendiğinizi düşünüyorsanız hemen arayın: 0 800 314 7900.
Her yıl iki milyondan fazla tedavi gerektiren yanık yaralanmaları olmaktadır. En azından yılda 6000 kişi yanık ile alakalı yaralanmalardan dolayı ölmektedir.
Yanık sınıflandırmaları :
1.nci Derece/Sathi
Derinin üst katı yanmıştır. Deri kızarır ve kabarcıklar oluşur.
2.nci Derece/Kısmi
Derinin üst katları yanmıştır. Deri kızarır ve kabarcıklar oluşur. Genellikle bu yanık ağrılıdır.
3.ncü Derece/Tam
Alt tabakalarla (yağ,kas,kemik, ve sinirler) birlikte tüm deri tabakası yanmıştır. Bu tür yanıklar oldukça ağrılı olabileceği gibi, sinirlerin ölmesinden dolayı ağrısız da olabilir.
Elektrik Yanması
Elektrik yanması altta bulunan dokuları fena şekilde hasar verebilir. Elektrik yanıklarında hasta iki tane yara izine sahip olabilir (giriş ve çıkış) Elektrik yanığı olan hastanın yanına elektriğin kesilip emniyetli bir ortam olmadan asla gitmeyin.
Elektrik yanığı olan hastaya genel ilk yardım:
1. Elektriği kesin
2. Nefes almayı, dolaşımı kontrol edin, gerekli cardiac yardımını yapın (eğer gerekli ise)
3. Gerekmiyorsa hastayı kımıldatmayınız ( Elektrik yanmalarında omurilik yaralanması olabilir)
4. Yanığı kuru steril gazlı bez ile kapatın
5. Tıbbi yardım çağırın
Kimyasal Yanık
Deri ile teması halinde yanık yapacak pek çok kimyasal
madde vardır. Kimyasal yanıklar acil yardım gerektirir!
Kimyasal madde yanığı olan hastaya genel ilk yardım:
• Akan suyla kimyasal madde bulaşan yeri yıkayın. Hafifçe akan bir su ile en az 20 dakika yıkayın. Sert basınçlı akan sudan kaçının. Yıkama sırasında kimyasal bulaşan elbiseyi ve takıları çıkarın.
• ACİL AMBULANS SERVİSİ (112) ile ve/veya zehirlenme merkezi ile temas kurun
• Geç reaksiyon durumu için hastayı izleyin
• Göze bulaşmışsa- gözü aşağı doğru yıkayın
Duman Yutulması
Duman nefes borusunu rahatsız edebilir veya zarar verebilir. Duman gözlere rahatsızlık verebilir. Yapılacak ilk öncelikli yardım:
1. Hastayı emniyetli bir alana götürün
2. Nefes almayı ve dolaşımı kontrol edin/gerekli yardımı yapın
3. Hastayı yarım oturtma veya dayandırma pozisyonuna getirin.
4. ACİL AMBULANS SERVİSİ (112)'yi arayın
Isı Yanıklarında (Alev, aşırı ısı, radyasyon veya güneş yanığı) İlk Yardım
1.nci derece yanık
2.nci derece yanık 3.ncü derece yanık
A. Yanan kısmı soğutun.
Soğuk suya daldırın veya soğuk bez koyun
A. Yanan kısmı soğutun.
Soğuk suya daldırın veya soğuk bez koyun
A. Derhal AAS (112)’yi arayın. (Su Uygulaması Yapmayın)
B. Temiz kuru bir bezle kapatın
B. Temiz kuru bir bezle kapatın
B. Temiz kuru bir bezle kapatın
C. Yanık yerini kalp seviyesinin üzerine kaldırın C. Yanık yerini kalp seviyesinin üzerine kaldırın C. Yanık yerini kalp seviyesinin üzerine kaldırın
D. Şoka karşı koruyun (gerekiyorsa) D. Şoka karşı koruyun (gerekiyorsa) D. Şoka karşı koruyun
Bazı Vücut Yaralanmaları ve Bakımı
Karından Yaralanma
Her zaman iç yaralanmadan ve iç kanamadan şüphelenin. ACİL AMBULANS SERVİSİ (112)'yi arayın şoka karşı koruyun. Dışarı çıkan organlara dokunmayın! Tekrardan onlara içeri itmeye kalkmayın. Her zaman nemli bir bezle kapatın. ACİL AMBULANS SERVİSİ (112) gelene kadar nemli tutun.
Göz Yaralanması
Göz yaralanması tam bir tıbbi yardım gerektirir.
1. Göze giren cisim - cismin çevresinden küçük yastıkçıklar ile gözü koruyun. Çevresine kağıt bir bardak veya huni koyup oynamasını engelleyin. Hasar görmeyen gözü kapatıp hasarlı gözün oynamasını engelleyin.TIBBİ YARDIM İSTEYİN!
2. Gözde kesik veya çarpma - her iki gözü de kapatın ve TIBBİ YARDIM İSTEYİN!
3. Gözde kimyasal madde - Derhal gözü ılık suyla yıkayın. Gözü yıkarken iyice yıkanması için mümkün olduğu kadar gözü açıp kapatın. Eğer sadece bir göz etkilenmişse, bulaşan gözü aşağı doğru yıkayın.
Kabarcık bakımı:
Kabarcığı patlatmayın. Patlamayan bir kabarcığı, gazlı bir bezde açacağınız bir kaç delikten sonra kabarcığın üzerine bantlayın. Eğer uygunsa, açık kabarcık üzerine antibiyotik krem koyup kaplayın.
Göğüs Yarası :
Açık Göğüs Yarası
Giren bir cisim neticesinde olur. Cismi çıkarmayınız. Kımıldamaması için cismin etrafından bandajlayın. Hastayı kımıldatmayın. Derhal ACİL AMBULANS SERVİSİ (112)yi arayın.
İçeride cisim olmayan açık yara için - dışarıdan havanın göğüsteki delikten içeri girmemesi için yarayı kapatın. Açık yerin üzerine evde kullanılan plastik sargı folyosü ile bir kaç kez sarın. Bir kenarı bantlamadan bırakın. Bu havanın göğüste sıkışıp kalmasını engelleyecektir. Derhal ACİL AMBULANS SERVİSİ (112)'yi arayın!
Kapalı Göğüs Yarası
Göğüs bölgesine yapılan vurmadan dolayı olur. Hastanın yaralı bölgede bir yastık tutmasını sağlayın. Şok sinyallerini izleyin iç kanama olabilir. TIBBİ YARDIM İSTEYİN!
Diş Yaralanmaları:
Aşağıdaki ilk yardım tavsiyeleri diş yaralanmalarında geçici çözüm olabilir, fakat diş de olan aşırı ağrı ve hasar neticesinde diş doktorunuzla temas kurmanız tavsiye olunur.
Diş ağrısı
Ilık suyla ağzı yıkayın. Diş eti çevresinde rahatsızlık verebilecek her hangi bir kırıntıyı temizleyin. Diş üzerine aspirin koymayın. Bir parça pamuk üzerine hafifçe cloves yağı emdirip dişin üzerine koyun.
Yerinden Çıkmış Diş
Kırık diş süt dolu bir kaba konulmalı ve bir dişçiye gidilmelidir. Bu sadece kırılan dişin 30 dakika içinde yerine takılması durumunda geçerlidir. Eğer 30 dakikada dişçiye gidemezseniz, dişi soğuk suyla yıkayın, ve yuvasına yerleştirin, sonra mümkün olduğu kadar çabuk dişçiye ulaşın.
Kırık Diş
Anında yardım gerekir. Dişin kalan kısmını ve çevresini temizleyin ve diş doktoruna gidin.
Burun Kanaması
1. Hastayı oturma pozisyonuna getirin.
2. Kafayı hafifçe öne eğik tutun
3. Her iki burun deliğini de yaklaşık 5 dakika sıkın
4. Eğer kanama durmazsa, burun deliklerini sıkmaya
devam edin ve tıbbi yardım isteyin.
Zehir Danışma Merkezi
Cemal Gürsel Cad. No: 18 Sıhhiye, 06100 Ankara
Ücretsiz telefonlar: 0 800 314 7900 - 4 hat.
Ücretli telefonlar: 0 312 433 7001 ve 0 312 435 5680/1292
Fax: 0 312 433 7000
e-mail:zehir@saglik.gov.tr
Merkez, 1986 yılında 1.5 yıllık bir hazırlık çalışmasından sonra 23 Mart 1988 tarihinde 24 saat çalışmaya başlamıştır. Merkezde şu anda 12 doktor 2 eczacı görev yapmaktadır. Türkiye'nin her yerinden ücretsiz aranabilen telefonları ile Zehir Danışma Merkezinde, yılda 365 gün ve günde 24 saat sürekli olarak hizmet verilmektedir.
Zehir Danışma Merkezinin Etkinlik Alanları:
1- Hastane ve sağlık kuruluşlarındaki doktorlara ve halka her türlü kimyasal madde, pestisit, ilaç ile oluşabilecek zehirlenmeler konusunda bilgi vermek,
2- Zehirlenme vakalarını kaydedip, değerlendirerek saklamak,
3- Fazla görülen zehirlenme vakalarını tespit edip, önleyici çalışmalar yapmak,
4- Kimyasal maddelerin zararlı etkileri hakkında, kurumlara, başvuru halinde yazılı bilgi vermek,
5- Halkı zehirlenmeler konusunda bilinçlendirmek amacıyla çesitli broşürler hazırlamak,
6- Yurt dışındaki zehirlenme merkezleri ile sürekli bilgi alış verişi yapmaktır.
7-OECD,IPCS,UNEP,OPCW gibi Uluslararası kuruluşlarla zehirlenmeler,toksik maddeler ve kimyasal ajanları ilgilendirilen konularda kooardinasyonu sağlamak,toplantılara katılmak ve toplantılara ev sahipliği yapmak.
8-Başvurulan vakalara göre Türkiye'nin zehirlenmelerle ilgili istatistikleri çıkartıp bu yönde yayınlar yapmak.
9-En son çıkan yayınları takip ederek zehir danışma merkezinin enformasyon sağlama özelliğini güncel tutmak.
Merkezimiz, IPCS (International Program on Chemical Safety) nin gelişmekte olan ülkeler için hazırladığı bilgisayar programı INTOX Projesi çalışmalarına pilot merkez olarak katılmaktadır.
Laboratuvar Hizmetleri:
Zehir Danışma Merkezi çalışmalarını tamamlayıcı olarak laboratuvar hizmetleri de verilmektedir. Analitik Toksikoloji laboratuvarında 1 eczacı ve 2 kimya mühendisi çalışmakta, bu hizmet de 24 saat verilmektedir.
Biyolojik materyalde, örneğin kan, idrar, kusmuk numunelerinde her türlü ilaç ve pestisitin analizi yapılmaktadır. Ayrıca, evlerde ve halk sağlığında kullanılan pestisitlerin formülasyon ve pestisit kalıntı analizlerini yapan laboratuvarlar da mevcuttur.
ZEHİRLENME ANINDA YAPILACAK PRATİK VE HAYAT KURTARICI BİLGİLER
1) Panik yok !
2) Zehirlenen kişiyi ve zehirli maddenin kutusunu telefonun yanına getir.
3) Zehir Danışma Merkezini derhal ara: 0 800 314 7900
4) Verilen talimatı aynen uygulayınız..
Telefon edemediyseniz ve 15 DAKİKA GEÇTİYSE
* AĞIZ yolu ile zehirlenmişse:Şuuru kapalıysa ağızdan birşey vermeyiniz!..
*NEFES yolu ile zehirlenmişse: Temiz havaya çıkarınız, dumandan uzaklaştırınız, biliyorsanız suni tenefüs yaptırınız..
*DERİ yolu ile zehirlenmişse: Bulaşmış çamaşırları çıkartınız, deriyi temiz su ve sabun ile yıkayınız,
*GÖZ 'e sıçradıysa: Temiz su ile bol bol yıka..
* Kendinizi korumayı ihmal etmeyin.
Bunlara Çok Dikkat Ediniz
1) Herzaman; Zehir Danışma telefonunu kolay yerde bulundurunuz,
2) Evdeki bütün zehirli maddelerin kilitli yerlerde veya çocukların ulaşamıyacağı yerlerde saklayınız,
3) Çocuğu yalnız başına bırakmayınız,
4) Zehirli maddeleri gıda kaplarına koymayın örnek: Cola şişesine gaz yağı koymayınız,
5) Çocukların yanında ilaçlara şeker demeyiniz,
6) Bilmiyorsanız evde konserve yapmayı denemeyiniz, üstü şişmiş konserve almayınız,
7) Doğadaki mantarları kesinlikle yemeyiniz,
8) Zehir Danışmayı acil durum dışında da sorularınız için arayabilirsiniz,
9) Son kullanma tarihi geçmiş hiçbir gıda maddesini almayınız,
10) Çocuklar sizi taklit eder, önlerinde ilaç içmeyiniz.
Konserve ile Zehirlenmeler
1-Son kullanma tarihlerine bakmadan konserve almayınız,
2-Evde konserve yapmak için; yapılış tekniğini mutlaka tam öğreniniz veya vazgeçiniz ! (çünkü botulizm tehlikesi vardır),
3-Üstü şişkin, son kullanma tarihi geçmiş konserveleri kesinlikle almayınız ve yemeyiniz,
4-Eğer zehirlendiğinizi düşünüyorsanız hemen arayınız: 0 800 314 7900
Mantar ile Zehirlenmeler
1- Doğadan toplanmış mantarları kesinlikle yemeyiniz,
2- Kültür mantarı olarak bilinen bakkaldan, marketten alınan mantarlar rahatlıkla yenilebilir,
3-Eğer zehirlendiğinizi düşünüyorsanız hemen arayın: 0 800 314 7900.
YAPRAKLAR
YAPRAKLAR; gerçek anlamda bir kimya fabrikası, birer laboratuvardan farksızdırlar. Bitkilerin yaşamaları için en vazgeçilmez parçaları, nefes alıp veren, terleyen, bitkiyi besleyen birer solunum organıdırlar... Bitkinin topraktan aldığı maddeleri, güneş ışığından yararlanarak Fotosentez denilen kimyasal bir süreç içerisinde bitkinin besini haline getirirler. Bitkiye yeşil rengi veren klorofil maddesi bu süreçte önemli rol oynar...
Ağaçlar, yaprakları olmasaydı yükseklere ulaşamazdı. Çünkü büyümek için gerekli şekerleri yapraklar üretir. Bir güneş pili gibi kullanılan klorofil (ki yaprağa yeşil rengi veren bir pigment maddesidir) karbon gazı ve su yardımıyla şeker üretmeye yarayacak ışık enerjisini kapma işini üstlenmiştir
Fotosentez
Bitkiler besinlerini kendileri üretmek zorundadır. Bu nedenle yapraklarındaki klorofil aracılığı ile güneş ışığını toplarlar. Toplanan güneş ışığı kimyasal enerjiye dönüştürülerek, genelde nişasta olarak depolanır ve gelişmek, büyümek için yakıt olarak kullanılır. Bitki güneşten aldığı ışık enerjisi ile karbondioksit ve sudan yararlanarak zengin içerikli bir besin olan glikoz (şeker) elde etmektedir. Besin elde etme adına gerçekleşen bütün bu kimyasal süreç Fotosentez olarak ifade edilir. Fotosentez için en temel şart, ışık ve ısı dır. Bitkiler ışık olmadan asla yaşayamazlar...
Yapraklar, bitkilerin besin üretim merkezidir. Bitki yapraklarını oluşturan hücrelerin içinde kloroplast denilen, çok küçük yapılar vardır. Bu yapıların içindeki yeşil renkli boyar madde (pigment) olan klorofil maddesinin görevi ışık yakalamaktır. Kloroplastlar güneş ışınlarını bir panel gibi toplayıp, kollektör gibi enerjiye dönüştürerek besin üretirler... Üretilen besin yapraklardan, bitkinin beslenmesi gereken diğer bölümlerine götürülür.
Uzunca bir MEŞE ağacının yaprakları, 1000 m2 lik bir panele eşdeğer 250 bin civarında mini enerji merkezi konumundadır...
Yapraklar bitkiler için bu kadar önemliyse, neden birçok bitki yapraklarını döker ve yılın kış mevsimini yapraksız geçirir? Bunu sitenin ilgili sayfalarından öğrenebilirsiniz...
Bütün yaprakların asıl derdi, yeterince IŞIK (güneş ışığı) yakalayabilmektir. Bu nedenle farklı ortamlardaki farklı bitkiler, yüzbinlerce farklı biçim, boyut ve şekilde yaprak formu geliştirmişlerdir... Bununla da yetinmeyen bazı bitkiler yapraklarını metamorfoza uğratarak farklı görevleri de yerine getirecek yapraklar geliştirmişlerdir. (Örnek; böcek kapan bitkiler...)
Metamorz (Değişime uğramış yapraklar)
Bazı yapraklar asıl görevlerinden başka birtakım görevleri de yerine getirebilmek için başkalaşım değiştirmiştir. Bitkilerin büyülü dünyasında bu konuda çok sayıda örnek vardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkün;
1. Etli Yapraklar
2. Depo Yapraklar
3. Diken Yapraklar
4. Sülük Yapraklar
5. Kapan Yapraklar
6. Üretken Yapraklar
BİR SADE YAPRAĞIN;
Yukarıda gördüğünüz yaprak biçimleri bitkiler aleminin Çiçekli Bitkiler bölümüne aittir. Bir de Çiçeksiz Bitkiler bölümü olup, bu gruptaki bitkilerin yaprakları, iğne gibi değişik biçimlerde karşımıza çıkar. Bu bitkilerin yaprak biçimleri ile ilgili bazı örnekleri aşağıda görmektesiniz.
YAPRAK ÖRNEKLERİ
BİR YAPRAGIN BÖLÜMLERİ
Normal yaprak olarak tanımlanan, yani değişime uğramamış yapraklar genel anlamda dört bölümden oluşur. Bunlar;
1 - Yaprak Ayası
2 – Sap
3 – Kın
4 – Kulakçık
Tabi bütün yapraklar hep bu bölümlerden oluşur diye bir kural yok... Birçok yaprak sadece sap ve aya bölümlerinden meydana gelen bir yapı gösterir. Yaprak ayasında besin maddelerini taşıyan iletim boruları vardır. Bunlar yaprak damarı olarak ta adlandırılır. Yaprak sapı; yaprağın ışık almasını kolaylaştıracak şekilde yaprak ayasına yön verir. Bir çok birçenekli bitkilerde yaprak sapı yoktur...
Yaprak kını; tomurcukları korumaya yarayan bir bölümdür. Kulakçık ise; yaprak sapının yada yaprağın iki yanında bulunur. Çeşitli biçimlerde olabilirler ve genellikle yaprak ayasından daha sade olup, erken dökülürler...
SADE YAPRAK BİÇİMLERİ
Belli başlı sade yaprak biçimleri; mızrak, şeritsi, ters mızrak, malamsı, yumurta, elips, dar yumurta, ters yumurta, yuvarlakça, kalkan, yamuk, üçgen, böbrek, el, yıldız, yürek, ters yürek, oksu... şeklinde sıralanabilir. Doğada binlerce farklı yaprak biçimi vardır ve bunları gruplandırmak gerçekten zordur... Yaprak biçimlerinden bazıları aşağıda gösterilmiştir;
YAPRAK DAMARLARI
Yaprak damarları; yaprak yüzeyinde besin maddelerini taşıyan iletim borularıdır. Yaprak damarlarını, yaprak biçimi ile ilgili olarak; paralel, tüysü, elsi ve ağsı yapıda olmak üzere gruplandırmak mümkündür... Bu damar tiplerini içeren yapraklara örnekler aşağıdadır;
javascript:void(0)
Yazıyı Yayınla
YAPRAK KENARLARI
Yaprak kenarları açısından da pek çok değişik yapıda sade yaprak formu mevcuttur doğada... Bunlardan
bazıları; düz, kıvrık, dalgalı, oymalı, dişli, kertikli, katlı dişli, kirpikli, loplu, elsi dilimli, taraksı, dikensi vs. olarak sıralanabilir...
Ağaçlar, yaprakları olmasaydı yükseklere ulaşamazdı. Çünkü büyümek için gerekli şekerleri yapraklar üretir. Bir güneş pili gibi kullanılan klorofil (ki yaprağa yeşil rengi veren bir pigment maddesidir) karbon gazı ve su yardımıyla şeker üretmeye yarayacak ışık enerjisini kapma işini üstlenmiştir
Fotosentez
Bitkiler besinlerini kendileri üretmek zorundadır. Bu nedenle yapraklarındaki klorofil aracılığı ile güneş ışığını toplarlar. Toplanan güneş ışığı kimyasal enerjiye dönüştürülerek, genelde nişasta olarak depolanır ve gelişmek, büyümek için yakıt olarak kullanılır. Bitki güneşten aldığı ışık enerjisi ile karbondioksit ve sudan yararlanarak zengin içerikli bir besin olan glikoz (şeker) elde etmektedir. Besin elde etme adına gerçekleşen bütün bu kimyasal süreç Fotosentez olarak ifade edilir. Fotosentez için en temel şart, ışık ve ısı dır. Bitkiler ışık olmadan asla yaşayamazlar...
Yapraklar, bitkilerin besin üretim merkezidir. Bitki yapraklarını oluşturan hücrelerin içinde kloroplast denilen, çok küçük yapılar vardır. Bu yapıların içindeki yeşil renkli boyar madde (pigment) olan klorofil maddesinin görevi ışık yakalamaktır. Kloroplastlar güneş ışınlarını bir panel gibi toplayıp, kollektör gibi enerjiye dönüştürerek besin üretirler... Üretilen besin yapraklardan, bitkinin beslenmesi gereken diğer bölümlerine götürülür.
Uzunca bir MEŞE ağacının yaprakları, 1000 m2 lik bir panele eşdeğer 250 bin civarında mini enerji merkezi konumundadır...
Yapraklar bitkiler için bu kadar önemliyse, neden birçok bitki yapraklarını döker ve yılın kış mevsimini yapraksız geçirir? Bunu sitenin ilgili sayfalarından öğrenebilirsiniz...
Bütün yaprakların asıl derdi, yeterince IŞIK (güneş ışığı) yakalayabilmektir. Bu nedenle farklı ortamlardaki farklı bitkiler, yüzbinlerce farklı biçim, boyut ve şekilde yaprak formu geliştirmişlerdir... Bununla da yetinmeyen bazı bitkiler yapraklarını metamorfoza uğratarak farklı görevleri de yerine getirecek yapraklar geliştirmişlerdir. (Örnek; böcek kapan bitkiler...)
Metamorz (Değişime uğramış yapraklar)
Bazı yapraklar asıl görevlerinden başka birtakım görevleri de yerine getirebilmek için başkalaşım değiştirmiştir. Bitkilerin büyülü dünyasında bu konuda çok sayıda örnek vardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkün;
1. Etli Yapraklar
2. Depo Yapraklar
3. Diken Yapraklar
4. Sülük Yapraklar
5. Kapan Yapraklar
6. Üretken Yapraklar
BİR SADE YAPRAĞIN;
Yukarıda gördüğünüz yaprak biçimleri bitkiler aleminin Çiçekli Bitkiler bölümüne aittir. Bir de Çiçeksiz Bitkiler bölümü olup, bu gruptaki bitkilerin yaprakları, iğne gibi değişik biçimlerde karşımıza çıkar. Bu bitkilerin yaprak biçimleri ile ilgili bazı örnekleri aşağıda görmektesiniz.
YAPRAK ÖRNEKLERİ
BİR YAPRAGIN BÖLÜMLERİ
Normal yaprak olarak tanımlanan, yani değişime uğramamış yapraklar genel anlamda dört bölümden oluşur. Bunlar;
1 - Yaprak Ayası
2 – Sap
3 – Kın
4 – Kulakçık
Tabi bütün yapraklar hep bu bölümlerden oluşur diye bir kural yok... Birçok yaprak sadece sap ve aya bölümlerinden meydana gelen bir yapı gösterir. Yaprak ayasında besin maddelerini taşıyan iletim boruları vardır. Bunlar yaprak damarı olarak ta adlandırılır. Yaprak sapı; yaprağın ışık almasını kolaylaştıracak şekilde yaprak ayasına yön verir. Bir çok birçenekli bitkilerde yaprak sapı yoktur...
Yaprak kını; tomurcukları korumaya yarayan bir bölümdür. Kulakçık ise; yaprak sapının yada yaprağın iki yanında bulunur. Çeşitli biçimlerde olabilirler ve genellikle yaprak ayasından daha sade olup, erken dökülürler...
SADE YAPRAK BİÇİMLERİ
Belli başlı sade yaprak biçimleri; mızrak, şeritsi, ters mızrak, malamsı, yumurta, elips, dar yumurta, ters yumurta, yuvarlakça, kalkan, yamuk, üçgen, böbrek, el, yıldız, yürek, ters yürek, oksu... şeklinde sıralanabilir. Doğada binlerce farklı yaprak biçimi vardır ve bunları gruplandırmak gerçekten zordur... Yaprak biçimlerinden bazıları aşağıda gösterilmiştir;
YAPRAK DAMARLARI
Yaprak damarları; yaprak yüzeyinde besin maddelerini taşıyan iletim borularıdır. Yaprak damarlarını, yaprak biçimi ile ilgili olarak; paralel, tüysü, elsi ve ağsı yapıda olmak üzere gruplandırmak mümkündür... Bu damar tiplerini içeren yapraklara örnekler aşağıdadır;
javascript:void(0)
Yazıyı Yayınla
YAPRAK KENARLARI
Yaprak kenarları açısından da pek çok değişik yapıda sade yaprak formu mevcuttur doğada... Bunlardan
bazıları; düz, kıvrık, dalgalı, oymalı, dişli, kertikli, katlı dişli, kirpikli, loplu, elsi dilimli, taraksı, dikensi vs. olarak sıralanabilir...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)